Archive for the 'Haber Ekspres' Category

Bir İngiliz yanıtlıyor: Atatürk diktatör müydü?


Şubat 12th, 2012

Haber Ekspres 12.02.2012

http://haberekspres.com.tr/bir-ingiliz-yanitliyor-ataturk-diktator-muydu-makale,1060.html

Atatürk’ün ölümünden 15 gün sonra, dönemin İngiltere Büyükelçisi Percy Loraine’in Londra’ya özel bir kuryeyle gönderdiği ve üzerine “40 Yıl Boyunca Açıklanmayacak” damgası vurulan gizli mektup, Atatürk’ü diktatörlükle suçlayanlara en güzel yanıt…

Loraine mektubunun başında, Atatürk’ün kendisini bir dost gibi gördüğünü, görüşmekten memnun olduğunu; özel kimliğini kendisine, diğer yabancılara gösterdiğinden daha fazla gösterdiğine inandığını yazmış. Ardından Atatürk’ü tanımış olmanın önemini vurgulamış: “…O’nu tanımadan yapılacak değerlendirmeler kuşkusuz yanlış olacak ve yanlış yönlendirmelere neden olacaktır.”

Mektupta Atatürk’ün bazı özelliklerine işaret etmiş Loraine: “Dinamik enerjisi”, “doğuştan gelen, belki de farkında olmadan, tıpkı sütün kaymağını hemen ayıran aletler gibi, faydasızı faydalıdan ayırma yeteneği”, “Türkiye’de ‘evet efendimci’ olarak bilinen tarzdan hoşlanmama”, “ahmak ve dalkavuklara tahammülsüzlük”, “sömürücüleri sevmeme, açgözlüleri hor görme”, “yapılması gerektiğine inandığı şeyleri korkusuzca yerine getirme”…

Loraine Atatürk’ü gelecekte “diktatör” olarak nitelemek isteyenlerin olacağını öngörmüş: “Korkarım gelecek nesillere Atatürk bir diktatör olarak aktarılacak. Bunun yanlış olacağı kanısındayım. Hem savaşta, hem barışta evet o büyük bir liderdi, ancak gerçek bir diktatör değildi… … Hitler ve Mussolini’nin tersine, devlette idari veya yönetim fonksiyonu bulunmuyordu; af yetkisi yoktu; mahkemelere emir yetkisi yoktu; diplomatik misyon temsilcilerini reddetme hakkına sahip değildi. Bütün bu hususlara teknik gözle bakıp bir kenara iter ve bütün devlet meselelerinde onun isteklerinin hakim olduğu konusunda ısrar edebilirsiniz. Doğru, ancak daha çok o konudan sorumlu kişilerin onayının hakimiyeti şeklinde karşımıza çıkıyordu.

Olayların gidişi, Atatürk’ün görüş açısının doğruluğunu, verdiği hükümlerin zekice olduğunu ve hata yapmadığını göstermiştir. Dolayısıyla sıkça fikirlerine başvurulması ve memnuniyetle bu fikirlerin uygulanmasını görmek pek de şaşırtıcı değil. Ancak onu Mussolini, Hitler veya Primo de Rivera gibi diktatörlerden ayıran belki de en büyük özellik, başından beri isteyerek ve çok emek sarf ederek, kendini yaşatacak bir sistem kurmaya çalışmasıdır.”

Loraine’in Atatürk’e “diktatör” diyenlere yanıtı bu mektupla sınırlı değil; dört yıl kadar sonra, 29 Ekim 1942’de “Realite” dergisinde şunları yazmış: “Benim görüşüme göre, Atatürk’e diktatör demek mümkün değildir. Bu terim modern kabule göre, bir anayasanın düzenlediği kanunlarla yerini alan, anayasanın oluşturulması için yoğun çaba sarf eden bir cumhurbaşkanı için kullanılamaz. Onun bir diktatör olup olmadığını varlığı ile değil, yokluğu ile anlamak daha kolaydır. Atatürk, Cumhuriyeti kendisinden sonra da devam etsin diye kurmuştur, kendisiyle birlikte ölsün diye değil. Buna ek olarak ısrarla belirtmek istiyorum ki, Türk halkının Kemalist reformları zorla kabul ettiği düşüncesi tamamen yanlıştır. Çünkü halkın bu reformlara içgüdüsel olarak ihtiyacı vardı. Halk devrim sayesinde yönetimin uşağı olmaktan kurtuldu. Bundan böyle halk hükümetin değil, hükümet halkın uşağı haline geldi. Ulusal uzlaşma sayesinde milli devlet, milli ekonomi, milli eğitim kurumlarının oluşması sağlandı.”

Bu yazının hemen ardından 10 Kasım 1942’de, Atatürk’ün ölümün dördüncü yıldönümünde ise yaptığı konuşmada şunları söylemiş Loraine: “İsteseydi Sultan ve Halife olabilirdi. Ama o bunu reddetti. İstekleri kendisiyle ilgili değil, Türkiye ve Türk halkı içindi… …Mustafa Kemal genellikle diktatör olarak nitelendirilir; din karşıtı olmakla suçlanır… …Benim düşünceme göre O, kendisine yapıştırılmaya çalışılan bu etiketlerden hiçbirini hak etmemiştir. Eğer onun hedeflerini anlarsanız, onun bu tip haksız saldırılara uğramasının kolay olduğunu görebilirsiniz…

Ne diyeyim? Biz söyleyince inanmıyorlar; belki O’nu iyi tanımış bir İngiliz büyükelçiye inanırlar!

Haftanın Sözü: Herkes kendi iradesini iktidara zorla kabul ettirmek istediği ve yönetim, halkın gözünde sevimliliğini yitirme kaygısıyla herkesin hoşuna gidecek biçimde davrandığı zaman anarşi başlamış demektir. Bundan da zorbalık ve diktatörlük doğar. (Mustafa Kemal Atatürk)

date
 

Orta yolu bulmak


Şubat 5th, 2012

Haber Ekspres 05.02.2012

http://haberekspres.com.tr/orta-yolu-bulmak–makale,1048.html

Ünlü sosyolog ve psikanalist Erich Fromm’a göre, yeterince gelişmemiş birey ve toplumlar olayları siyah veya beyaz görme eğilimindedir; eğitildikçe ve geliştikçe gri tonlarının farkına varmaya başlarlar ve gerçek anlamda demokratik yaşam ancak böyle gerçekleşir.

Eski sağlık bakanlarından rahmetli Dr. Yıldırım Aktuna televizyonda anlatmıştı. Bakanken, şehir içinde 120 kilometre hızla giden makam şoförüne “Oğlum biraz yavaş” demiş, şoför 20 ile gitmeye başlamış.

Türkiye’de geçmişte ve bugün yaşanan birçok olay aynen böyle…

Ordunun durumu, örneğin… Evet, geçmişte ordunun gücü ve etkisi demokratik bir ülkeye göre fazlaydı. Bugünse son zamanlarda görev yapmış üst düzey komutanların büyük bölümü yargılanıyor; çoğu da tutuklu… Birçok insan bir yılı aşkın zaman zor koşullarda askerlik yaparken; bazıları parasını ödedi ve bir gün bile askerlik yapmadı…

Demokrasi ve insan haklarını ele alalım… Dün türbanlı kızlarımızın eğitim hakları elinden alınıyor diyenler, bugün anayasal bir hak olan “parasız eğitim” isteğiyle pankart açan gençlerin 19 ay tutuklu olarak hapis yatmaları karşısında sus pus… Dün şiir okuduğum için hapis yattım diye feryat edenlerse, bugün ne ile suçlandıklarını bile bilmeden yıllardır tutuklu yargılananlar karşısında dut yemiş bülbül…

Gelelim adalete… “Üstünlerin hukuku” yerine “hukukun üstünlüğü” gelecek diyerek ve halkın hapı yutması sağlanarak yapılan değişikliklerle “hukuk” hiçbir zaman olmadığı kadar “üstünlerin” (!) elinde artık. Anayasa Mahkemesi’nin “hukukçu” olan üyelerinin tümü tarafından “laiklik karşıtı eylemlerin odağı” olduğu tescil edilmiş bir parti, ülkeyi yönetmeye devam ederken, ülkeye “ileri demokrasi” getirdiğini iddia ediyor… Laiklik olmaksızın gerçek demokrasi olabilirmiş gibi etkinliklerini sürdürüyor…

Ve eğitim … Anayasamıza göre “Eğitim ve öğretim, Atatürk ilkeleri ve inkılapları doğrultusunda” yapılmak zorunda… Milli Eğitim “Temel” Kanununun “temel” maddesine göre ise “Türk Milli Eğitiminin genel amacı, Türk Milletinin bütün fertlerini, Atatürk inkılap ve ilkelerine ve Anayasada ifadesini bulan Atatürk milliyetçiliğine bağlı… …Anayasanın başlangıcındaki temel ilkelere dayanan demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devleti olan Türkiye Cumhuriyetine karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline getirmiş yurttaşlar olarak yetiştirmek”… Peki durum ne?

Cumhuriyet ilkesinin, yerini katılımcı bir yönetime devretmesi gerektiği ve nihayet laiklik ilkesinin yerinin İslam’la bütünleşmesinin gerekli olduğu kanaatini taşıyorum diyen ve “intihal” nedeniyle unvanı geri alınmış bir kişinin “Milli Eğitim Bakanı” olmasının ardından, laik ülkemizin başbakanı, eğitimin amacının artık “dindar gençler yetiştirmek” olduğunu söylüyor.

“Hukuk” ve “basın” frenlerinden yoksun, giderek hızlanan “AKP” adlı hızlı trenin üzerinde yol aldığı rayların, treni devirmeden taşıması giderek zorlaşıyor.

“Kantarın topuzunun fazla kaçması”, “vur deyince öldürmek” deyimlerimiz ne güzel anlatıyor yaşadıklarımızı… Ya 120 ile gidiyoruz, ya 20 ile… Şunun 50’sini, 55’ini bir bulabilsek…

İnsanlar kendileri için istedikleri hak ve özgürlükleri başkaları için de isteyebilseler; kendi gruplarının düşüncelerinin “tek değişmez doğru” olduğu düşüncesinden bir sıyrılabilseler… Gücü ellerine geçirenler, kendileri gibi düşünmeyenlerin haklarını gasp etmekten bir vazgeçebilseler… Merdivenleri çıkarken rastladıkları insanlarla, inerken de karşılaşacaklarını bir öngörebilseler…

Siyah beyazı bırakıp, gri tonlarının varlığını bir fark edebilsek…

Bülent Ortaçgil bir şarkısında Türkiye’deki “garip” olayları sıralayıp, her birinin ardından “Normal!” dedikten sonra, şu soruyla duygularıma tercüman oluyor:

“Yoksa ben miyim anormal?”

Haftanın sözü: Öneriniz açık, mantıklı, entelektüel açıdan dürüst bir çözüm getiriyor, sorunumuza. Oysa, siyasette böyle bir öneri başvurulabilecek en son yol olur ancak. (Bernard Shaw)

date
 

Neden hedef Atatürk ve Atatürkçüler


Ocak 15th, 2012

İzmir işgali

Haber Ekspres 15.01.2012

http://haberekspres.com.tr/neden-hedef-ataturk-ve-ataturkculer-makale,1003.html

Bugün ve yakın geçmişte yaşanan ve kafaları karıştıran olayları anlayabilmek, bu zor durumdan çıkabilmenin yollarını bulabilmek için, Atatürk’ün söylemiyle “gerçek tarih”e ışık tutup, öncelikle şu saptamayı yapalım: “Geçmişte de, bugün de yaşadığımız sorunların temeli emperyalist ülkelerin bu topraklardaki emelleri…”

Kurtuluş Savaşı’nı biz Yunanistan’a karşı değil, emperyalist ülkelere karşı verdik. Bunun en somut kanıtı, 1919 İzmir işgalinde İşgal Kuvvetleri Başkomutanı Leonidis Paraskevopulos ile İzmir Metropoliti Hrisostomos’un konuşma yaptığı Hükümet Binası’nda, İtalyan, İngiliz ve Yunan bayraklarının yanında asılı ABD bayrağının görüldüğü yukarıdaki fotoğraf… Bu fotoğrafı bugüne kadar neden görmediğimizin yanıtını sizlere bırakıyorum.

Ermeni olaylarının asıl sorumluları onları kışkırtıp, silahlandıran emperyalist devletler… Benzer güçler, aynı oyunu bugün Kürt kökenli yurttaşlarımızla oynuyorlar…

Gelelim Atatürk’e… Emperyalist güçlere karşı savaş kazanan tek lider olan Atatürk, emperyalist güçlere “dur” demekle kalmamış; devlet adamı olarak yaptığı devrimlerle ve koyduğu ilkelerle tüm dünyadaki sömürülen ülkelere bir “model” oluşturmuş.

Bugün de emperyalist güçlerin önündeki en büyük engel Atatürk ve onun ilke ve devrimlerine bağlı “antiemperyalist” olan “gerçek” Atatürkçüler.

Atatürk’ün ilkelerini simgeleştirdiği CHP’nin altı okunun tümü anti-emperyalizm noktasından çıkarak yayılır etrafa… Antiemperyalizm olmaksızın bu oklar bir süre havada kalır, sonra da yere düşer; hatta onları düşürenlere batabilir! Antiemperyalist olmadan ulusalcı, devrimci, halkçı, cumhuriyetçi, devletçi ve laik olunamaz… Uğur Mumcu 1987’de Dikili’deki sohbetinde şöyle diyordu: “Kendisine Atatürkçüyüm diyen insan; madde bir, emperyalizme ve kapitalizme karşı koyar…”

Emperyalist güçler, kendileri görünmeksizin iplerle hareket ettirebilecekleri kuklalar ve ellerinin yanması önleyecek maşalar kullanırlar. Çinli komutan Sun-Tzu’nun 2 bin 500 yıl önce yazdığı “Savaş Sanatı” kitabında (Kastaş Yayınları) yer alan “Düşman ordularını savaşmadan yenmek en büyük ustalıktır” bilgisinden yola çıkarak, rakip bir devleti parçalayabilmek için Sun-Tzu’nun sunduğu önerilerden özellikle üçünü kullanmayı çok severler:

-Rakip ülkelerin hakanlarının başarılarını küçük göstererek şöhretlerine gölge düşürünüz ve zamanı geldiğinde de kendi halkının onları hor görmesini sağlayınız.

-Adi ve aşağılık kişilerin işbirliğinden yararlanınız.

-Düşman halkın kendi aralarında olan uyuşmazlık ve kavgalarını yayınız.

Atatürk’e karşı gizli ve açık yürütülen propaganda ve çok sayıda Atatürkçünün düştüğü durum bu bilgiler ışığında daha iyi anlaşılabilir sanırım.

“Peki ne yapmalı?” diye sorabilirsiniz…

Öncelikle, madem ki birileri bizi bölmeye çalışıyor; BİRLEŞMELİYİZ…

Emperyalist güçlerin ve onların işbirlikçilerinin yarattığı tablodan rahatsız olan CHP’li, MHP’li, SP’li, İP’li, hatta bazı AKP’li insanlar ve tüm sivil toplum örgütleri, “antiemperyalizm” çatısı altında birleşmeliler. Bu konuda özellikle bağımsız kalabilmiş medya ve basın kuruluşlarına büyük görev düşüyor.

Bölünme paranoyasından kurtulabilmek için “bölünme tehlikesi”nden çok, dost ve kardeş Azerbaycan’dan başlayarak “birleşme umudu” dile getirilebilir.

Ve son olarak da; Sun-Tzu’nun deyimi ile “adi ve aşağılık işbirlikçi”leri ve benim deyimimle “manda yanlısı öküz”leri deşifre etmek gerek…

Haftanın sözü: Sömürgecilik ve emperyalizm yeryüzünden yok olacak ve yerlerini uluslararasında hiçbir renk, din ve soy ayrımı gözetmeyen yeni bir uyum ve işbirliği çağı egemen olacaktır. Atatürk

date
 

Sorular, sorular… (2)


Ocak 8th, 2012

Haber Ekspres 08.01.2012

http://haberekspres.com.tr/sorular-sorular-2-makale,985.html

Anlamakta güçlük çekiyorum olanları… Sondan başlayayım.

26. Genel Kurmay Başkanı “terörist” olma suçlamasıyla tutuklandı… Bu durumda o kişinin yıllarca yönettiği Türk Silahlı Kuvvetleri “terör örgütü” mü oluyor? Bu kişiyi o makama seçerek atayan ve yıllarca birlikte çalışan AKP hükümeti bu durumda terör örgütüyle en azından “işbirliği” yapmış olmuyor mu?

Ya o dönemde yaşamlarını kaybeden şehitlerimiz? “Terör örgütü”ne hizmet ederken mi öldüler?

Yapılan suçlamalarda yeni bir şey gözükmüyor. Olayın zamanlamasının 35 kişinin terörist sanılarak öldürülmesi nedeniyle oluşan yoğun gündemle çakışması bir rastlantı mı?

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül konuyla ilgili olarak demiş ki: “Hukuk düzeni içinde bir yargılama sürecine şahit oluyoruz. Herkesin hukuk sistemi içinde sorumluluğu vardır. Dolayısıyla herkes hukuk karşısında eşittir”.

Sincan 1. Ağır Ceza Hakimi Osman Kaçmaz, 2009 Mayıs’ında kendisi hakkında “Kayıp Trilyon Davası” ile ilgili olarak “Yargılanmalıdır” kararı verdiğinde; Cumhurbaşkanı Gül aynı sözleri sarf etmek yerine, neden Sanığı olmadığım davadan dolayı bazı çevrelerce şüpheli gibi gösterilmeye çalışılmam iyi niyetle bağdaşmaz” demiştir? “Herkes hukuk karşısında eşit” olduğuna göre o yargılama “hukuk düzeni” içinde değil miydi?

Cumhurbaşkanı konuşurken, önceden “Ergenekon’un savcısıyım” diyen Başbakan’ın konuşmaması ne anlama geliyor?

Saralım geriye…

10 Kasım tarihli Zaman Gazetesi’nde “Atatürkçülüğün bir tür; cehaleti, kifayetsizliği, ilme ve fikre uzaklığı ve bağnazlığı gizlemek için icat edilmiş bir maske olduğunu uzun yıllar boyu tecrübe ederek öğrendim.” diye yazan Mümtaz’er Türköne’yi Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Yönetim Kurulu’na atayan Cumhurbaşkanı Gül Türköne’nin istifasını istemiş midir? İstemişse hangi sözleri nedeniyle istemiştir? “Atatürkçü olmayı hakaret sayarım”, “Elbette Atatürkçü değilim, çünkü benim aklım fikrim var.” veya “ Atatürkçülük, 27 Mayıs 1960’tan sonra icat edilmiş bir darbe ideolojisidir” gibi sözleri nedeniyle ise bunların önceden yazdıklarından farkı nedir?

Başbakan Erdoğan’ın “bilip bilmeden yazan cambaz köşe yazarı” olarak nitelendirdiği Mehmet Baransu,  verdiği yanıtta “Ben eli silahlı olandan korkmadım, Kasımpaşalı’dan mı korkacağım”; “Sayın Başbakan iki cambaz bir ipte oynamaz” ve “Bu ülke cambazın kim olduğunu da öğrenecek. Cambazları da. Sayın Başbakan siz de çok iyi bildiklerinizi öğreneceksiniz” derken gücünü nereden alıyordu? Başbakanın “çok iyi bildikleri” nelerdi? Başbakan’ın buna yanıtı neden cılız kaldı? Neden İsrail Cumhurbaşkanı Peres’e verdiği gibi “Van minüts” tarzı bir yanıt veremedi?

Yine yorum yok…

Bir soru daha… Bu sorular neden pek fazla dillendirilmiyor? Aşağıdaki “Haftanın Sözü” nedeniyle mi yoksa?

Haftanın Sözü: Düşünen kafalara zararlı fikirler üşüşür; büyükler her şeyi bizden iyi düşünür. Anonim

date
 

Tarihimizin en büyük yüz karası (!)


Ocak 1st, 2012

Haber Ekspres 01.01.2012

http://haberekspres.com.tr/tarihimizin-en-buyuk-yuz-karasi—makale,971.html

Moda oldu son zamanlarda… Birileri tarihimizin utanılması gereken bölümlerini (!) önce ısıtıp, ardından şekillendirerek kurtlar sofrasına sürüyor.

Tarihimizde utanmamızı gerektiren en büyük yüz karası ne olabilir? Üşenmeyip araştırdım. Ve buldum sonunda…

Atalarımız Amerika’yı (Memâlik-i Müctemia-i Amerika Devleti) haraca bağlamışlar; üstelik çok da eski değil! 1795’te… Düşünebiliyor musunuz rezaleti? Ne kadar utansak az; yazık değil mi koskoca ABD’ye?

Nasıl mı yapmış Osmanlı atalarımız bu işi? Murat Bardakçı’nın 20.07.2003 tarihli Hürriyet’teki yazısından özetle anlatalım…

18. yüzyılın sonlarında Fas (Magrip) dışında Kuzey Afrika’nın tamamı (Garp Ocakları) Osmanlı hakimiyeti altında “Dayı” unvanlı eyaletin hakimi yöneticiler tarafından yönetilmektedir. Yerli halktan oluşan korsanların, İstanbul ile anlaşma yapmamış ülkelerin gemilerine saldırarak yağmalamaları serbesttir.

İngiltere’ye karşı bağımsızlık savaşını kazanarak yeni Amerika devletinin ilk başkanı seçilen George Washington, diğer kıtalara açılmak isteğiyle 1786’da Fas Sultanı ile anlaşır ve Amerikan gemileri Akdeniz’de Fas limanlarını kullanmaya başlar.

Ancak Cezayirli korsanlar, Amerikan gemilerine el koyup, mallarını yağmalamaya, denizcileri ise esir almaya başlayınca George Washington, 1795′te Cezayir’e bir heyet göndermek zorunda kalır. Cezayir Dayısı Hasan Paşa ile heyet başkanı Joseph Donaldson 5 Eylül 1795 günü Cezayir’de bir “Dostluk ve Barış Anlaşması” imzalarlar.

Metin Türkçedir ve Fas ile Arapça olarak yapılan anlaşmadan sonra, Amerikan tarihinin İngilizce olmayan ikinci metni niteliğini taşır. Amerikan Kongresi’nin 07.03.1796 tarihli onayıyla Amerika, Cezayir’deki esirlerin bırakılması için Dayı’ya 642 bin 500 dolar ‘haraç’ öder ve her yıl 21 bin 600 dolar (12 bin Cezayir altını) “vergi” vermeye başlar.

Amerika 04.11.1796’daTrablusgarb Bey’i Yusuf Paşa ile de anlaşarak, esirlerin karşılığında 40 bin İspanyol doları ödemeyi ve Trablusgarb’ın ileri gelenlerine “değerli eşyalar” vermeyi kabul eder. Yine Türkçe olan anlaşmada, besmele ile başlayan metnin girişinde “Bu belge dünyanın hakimi, denizlerin ve karaların hükümdarı, kralların efendisi, sultanlar sultanı, imparatorlar imparatoru, Sultan Mustafa Han’ın oğlu Sultan Selim Han’ın dikkatli nazarları altında imzalanmıştır. Allah, O’nun hükmünü daimi kılsın” şeklinde ifadeler yer alır. Tunus’la da 28.08.1797 tarihinde benzer bir anlaşma yapılır.

1801′de Trablusgarb Paşası Amerika’ya savaş ilan edince, Amerikan donanması limanları bombalar ve sahile asker çıkarır. Benzer gelişmeler Cezayir ve Tunus’ta da yaşanır. 1824′te Amerika, eyaletlerimize vergi ödemeyi durdurur.

En çok nereye takıldım, biliyor musunuz? Gül gibi “Amerikanca” dururken, git anlaşmayı “Türkçe” yap… Bundan büyük bir utanç kaynağı düşünemiyorum!

Gelelim sorulara…

Amerika köprüyü geçene kadar, “Ayı” olarak gördüğüne “Dayı” demiş olabilir mi?

Bu “kıssa”dan ne gibi bir “hisse” çıkabilir?

ABD ile “gizli veya açık” anlaşma yapanlar ve karşılığında “pahalı hediyeler” alanlar için de bazı “hisse”ler çıkabilir mi bu olaylardan?

Bu yazılanlara inanamayanlar için, anlaşma maddelerini “Amerikanca” okuyabilecekleri Yale Üniversitesi’nin bağlantısını da verelim: http://avalon.law.yale.edu/18th_century/bar1795t.asp

Hepinize daha sağlıklı, daha mutlu, daha umutlu nice yıllar dilerim.

Haftanın Sözü: Tarih, efendi olanın uşak olana dikte ettirdiği bir peri masalıdır. W. Edish

date