Archive for the 'Atatürk' Category

“Mutaassıp” bir otelde kalmıştım


Ağustos 13th, 2011

Haber Ekspres 14.08.2011

http://haberekspres.com.tr/mutaassip-bir-otelde-kalmistim-makale,705.html

Hayrettin Karaman’ın Yeni Şafak’ta yazdığı “… her Müslüman, aleni (ortada, meydanda, herkesin içinde yapılan) dine, ahlaka, adaba aykırı bir davranışa engellemek veya ıslah etmek maksadıyla müdahale etmekle yükümlüdür” biçimindeki sözler birkaç yıl önce yazdığım, yayımlanmamış şu yazıyı anımsattı…

“Kızılcahamam’daki bilimsel bir toplantı davetini kabul ettikten sonra, kalacağımız otelin niteliklerini internetten araştırırken rastladığım ‘mutaassıp otel’ tamlamasını garipsemiş, bir otelin nasıl ‘mutaassıp’ olabileceğini düşünmüştüm.

Otele vardığımda ilk dikkatimi çeken kadınların çoğunun türbanlı oluşuydu. Bazı alanların kadınlara veya erkeklere ‘özel’ olduğunu önceden öğrenmiş olsam da, asansörde bazı katların yanında ‘kadın’ veya ‘erkek’ yazdığını görünce şaşırdım. Kadınlara özel bazı bölümler tamamen kapalıyken, kadınların da dolaştığı yolun kenarındaki erkek havuzunda normal mayoyla güneşlenen erkeklerin serbestliği önemli bir çelişki yaratıyordu, bana göre…

Böyle bir ortamda deney ve gözlem yapmak kaçınılmazdı. Öğle yemeğinde ‘Ne içersiniz?’ diye soran çocuğa şaka yollu ‘Alkollü içkilerden neler var?’ dediğimde, gözlerinde beliren ‘Uzaydan mı geldin abi sen?’ cinsi bakış görmeğe değerdi. Akşam yemeğinin ardından oturduğumuz kafeteryada garsonu beklerken, bu kez kadın meslektaşlarıma şaka yaptım. Yan taraftaki camların üzerinde, yanlışlıkla çarpmayı önlemek için yapıştırılmış mavi yuvarlakları göstererek ‘Biz buraya oturduk; ama asansörde görmüştüm, mavi noktalı yerlerde kadın ve erkeklerin birlikte oturmaları yasakmış’ deyiverdim. Yaklaşan garsonun bizi uyaracağını sanan meslektaşlarımın yaşadığı tedirginlik de dikkate değerdi.

Alkol yasağına gösterdiğimiz tepki, arabasıyla gelen bir arkadaşımızın yakındaki büfeden aldığı biraları mideye indirmeden uyuyamamak oldu. ‘Suç işlemiş olma’ psikolojisiyle boş bira kutularını ne yapacağımızı düşünmemiz daha da ilginçti. Bu arada, iki gün boyunca farklı görüntümüze ve şen şakrak kahkahalarımıza karşın en ufak bir tepki veya ters bir bakışla karşılaşmadığımızı da belirtmem gerek.

Döndükten sonra düşündüm… Türkiye’nin durumunun İzmir’den, Muğla’dan, Bodrum’dan, Ayvalık’tan anlaşılamadığını… Belki de toplum veya aile baskısıyla taktıkları türban nedeniyle toplumda ‘farklı’ duruma düşen insanların duygularını artık daha iyi anlayabildiğimi… Türbanlılara değil, ‘türban’ üzerinden ‘çıkar’ elde edenlere karşı olmamız gerektiğini…”

Yazı böyleydi. Karaman’ın önerdiği türde bir “müdahale” ile karşılaşmadığımız için şanslıymışız. Ne diyeyim…

Karaman’ın yazısı Başbakan Erdoğan’ın İstanbul Belediye Başkanı iken yaptığı konuşmadaki “Hem laik, hem Müslüman olunmaz; ya Müslüman olacaksın, ya laik. İkisi bir arada olduğu zaman adeta ters mıknatıslanma yapar” sözlerini de anımsattı bana.

Umarım “Müslüman’ın farklı olanlarla zorunlu ilişkisinin adına ben ısrarla ‘hoşgörü’ değil, ‘tahammül’ diyorum” sözlerinin de sahibi Hayrettin Karaman, başbakanımızın boşaltacağı koltuğa göz dikmemiştir…

Haftanın sözü: Laiklik, asla dinsizlik olmadığı gibi, sahte dindarlık ve büyücülükle mücadele kapısını açtığı için, gerçek dindarlığın gelişmesi olanağını sağlamıştır. Atatürk

date
 

Mikroçipli kargalar


Ağustos 6th, 2011

Haber Ekspres 07.08.2011

http://haberekspres.com.tr/mikrocipli-kargalar-makale,693.html

Üç yıl kadar önce gösterime giren “Mustafa” filmi tartışılırken “Karga kovalayan kartal” başlıklı şöyle bir yazı kaleme almıştım.

“Dikkat ettim; son zamanlarda karga nüfusunda bir patlama var. Sadece sayıları artmamış, hayli irileşmişler de. Çirkin ses ve görüntüleriyle verdikleri rahatsızlık da giderek artıyor.
Nasıl oldu da bu kadar çoğalıp, palazlandı bu kargalar? Çeşitli nedenlerden ilki ithal yemler… Kuytu yuvalarında bol bol ithal yemle beslenen kargalar kartalların kendilerine sunduğu özgür ortamdan yararlanarak hızla ürediler.
Bu dönemde rahat ve güvenli yuvalarında vakit geçirmeye alışan kartalların birçoğu uçmaktan vazgeçmeye başlamıştı. Yetiştirdikleri yavru kartallarsa bırakın uçmayı, uçmanın anlamını bile unutmuşlardı.
Öyle bir zaman geldi ki uçmakta direnenlerin bazıları, kartallarla ilgisi olmayan bazı kuşlarla birlikte kafese bile kapatıldılar. Bu sırada başları kuma gömülü bazı devekuşları hala kargaların demokratik haklarından dem vurmayı sürdürüyordu.
Orta Asya’dan köken almakla övünen bazı kartallarsa sadece uçmayı değil, kökenlerini bile unutmuşlardı; artık çıkardıkları sesler bile karlı dağların kartallarından çok çöl akbabalarınkine benziyordu. Bırakın kargalarla savaşmayı, bazı erkekleri onlarla işbirliği yaparken, bazı dişileri başlarındaki tüyleri kargalarınkine benzetmeye başladılar. Acilen titreyip, özlerine dönmeleri gerektiğini unutmuşlardı.
* * *
Sadece Türkiye’nin değil dünyanın en yüksekten uçmayı başarmış “Kartal”ı küçük yaşlarda başlamıştı “karga” kovalamaya.
“Bizim Türk milletimiz eski ve şerefli bir millettir. Zaten Orta Asya’nın Altay yaylasında yetiştiği için kartalın meziyetlerini daha gençliğinde kazanmıştır. Ta uzakları görür, hızlı bir uçuşu vardır ve bu ruhu barındıracak kadar kuvvetli bir bedene sahiptir” sözleri ile “kartal olmayı” tarif etmişti sonradan.
Sadece çocukluğunda değil, hayatı boyunca değerlerimize ve kazanımlarımıza musallat olan “kargalar”la savaşmış ve başarı kazanmıştı. Hep ithal yemle beslenen bu “kargalar”, bazen saltanatlarını korumak uğruna her türlü tavizi vermekten kaçınmayanlar olmuştu. Bazen de dini siyasete alet ederek, çıkarları uğruna halkı cahil bırakan sömürücüler veya küçük farklılıkları büyüten bölücüler…
Zaman içinde “Kartal”ın kovduğu kargaların nitelik ve nicelikleri değişmişti yalnızca. Ama “Kartal” öyle bir miras bırakmıştı ki, bu mirası silip süpürmeyi amaçlayan karga sürülerinin hiçbir başarı şansı yoktu. Tarih göstermişti ki, yeterince yüksekten uçan tek bir kartal bile karga sürülerini dağıtmaya yetip de artardı bile…”

“Mustafa” filminden bu yana değişen fazla şey yok; sadece kargaların derialtlarına yerleştirilmiş birer mikroçip bulunmuş, son iddialara göre…

Bazı bilgiler yer alıyormuş bu mikroçiplerde.

“Son kullanma tarihi” gibi…

Haftanın sözü: Başkalarının yapamadığını yapmak yetenektir. Yeteneğin yapamadığını yapmak ise dahiliktir. Will Henry

date
 

Analar; kızınızın kaderi sizin elinizde…


Mayıs 26th, 2011

Haber Ekspres 27.05.2011

http://haberekspres.com.tr/analar-kizinizin-kaderi-sizin-elinizde-makale,568.html

Bu kadarı olmaz diyordum, ama oldu. “Çokeşlilik yasal olsun” tartışmaları da başladı; konuyu dile getiren de bir “kadın” oldu üstelik…

Utanmadan bu çirkin isteklerini İslam dinine dayandırıyorlar. Oysa Kuran’da açıkça yazıyor: “Ne kadar uğraşırsanız uğraşın, kadınlar arasında adaleti yerine getiremezsiniz. Öyle ise (birine) büsbütün gönül verip ötekini askıda kalmış kadın gibi (kocası hem var, hem yok) bırakmayın” (Nisa Suresi 129. Ayet).

Hakkını arayan köylü vatandaşa “Ananı al da git” diyen Başbakan Erdoğan, Kılıçdaroğlu “A” deyince bunu analara çok büyük bir hakaret olarak nitelendirip, yeri göğü inletti. Eski bakanı Kürşat Tüzmen’in Kılıçdaroğlu için söylediği “Biz adamı ana rahmine kadar kovalarız” sözlerindense ya haberi yok, ya da asıl şekli herkes tarafından bilinen bu sözleri “analara hakaret” olarak görmüyor.

Kaseti çıkan MHP’li yöneticilerin ardından “Yahu kendi eşiyle mi bir şey oluyor da özeli oluyor. Buna nasıl ‘kendi özeli’ dersin. Özel değil bu… Genel, genel… Bu, genel bir ahlaksızlıktır.” demişti Erdoğan. Diğer bir MHP’li yönetici ise kasetteki kadının imam nikahlı eşi olduğunu bildirdi. O zaman soralım. Erdoğan imam nikahı konusunda ne düşünüyor? AKP içinde imam nikahlı milletvekilleri veya yöneticiler var mı? Varsa bunlar da “ahlaksızlık” mı yapıyorlar?

Analar!

Atatürk “kadına seçme ve seçilme hakkı”nı bugün “uygar” geçinen birçok ülkeden yıllar önce boş yere vermedi. Boşuna güvenmedi sizlere!

Kızınızın, kız torununuzun geleceği sizlerin elinde…

Tıpkı erkek kardeşleri gibi okusun, kendini geliştirsin, para kazansın, hakkını arasın diyorsanız…

Bir mal gibi, para karşılığında sevmediği bir insanla evlenmek zorunda kalmasını istemiyorsanız…

Kocası tarafından şiddete maruz kalmasını, kafasının gözünün morarmasını, morluklar geçene kadar insanlardan saklanmak zorunda kalmasını istemiyorsanız…

Oyunuzu verirken, Atatürk’ün gülümseyen yüzünü getirin gözünüzün önüne…

Sonra bir de çokeşliliği savunan o kadının sırıtan suratını düşünün…

Öyle verin oyunuzu…

Kocanıza da “En hayırlısına attım” dersiniz, olur biter…

date
 

Atatürk’e göre suç kimde?


Mayıs 18th, 2011

Haber Ekspres 19.05.2011

http://haberekspres.com.tr/ataturke-gore-suc-kimde-makale,557.html

İnsanoğlu, suçu kendinde aramak yerine, savunma mekanizmalarını kullanarak önce yadsır, sonra da çevresine yansıtır genelde…

Nazım Hikmet’in “… Bir değil, / beş değil, / yüz milyonlarlasın maalesef. / Koyun gibisin kardeşim, / gocuklu celep kaldırınca sopasını / sürüye katılıverirsin hemen / ve âdeta mağrur, koşarsın salhaneye. / Dünyanın en tuhaf mahlukusun yani, / hani şu derya içre olup / deryayı bilmeyen balıktan da tuhaf. / Ve bu dünyada, bu zulüm / senin sayende. / Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer / ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak / kabahat senin, – demeğe de dilim varmıyor ama – kabahatın çoğu senin, canım kardeşim.” dizeleriyle çizdiği “Dünyanın En Tuhaf Mahluku” tiplemesi, Bekir Coşkun’un “Göbeğini kaşıyan adam”ı ile akrabadır belki de… Veya Aziz Nesin’in istatistiksel hesabını da yaparak, “Türkiye’nin yüzde 60’ı” olarak nitelediği grupla…

Ama Atatürk’e göre “…bunun suçu bizde, bugünün insanlarında değildir; Türk’ün karakterini anlamayarak kafasını birtakım zincirlerle saranlarda”, “bu bilgisizliği devam ettirmeyi kendi devamları için gerekli görenlerde”dir. Ayrıca “Bir ülkedeki azınlık, eğer çıkarını çoğunluğun bilgisizliğinde ararsa, genel felaket kaçınılmazdır.

Atatürk Türk halkına güvenmiş, onu çağdaş uygarlık düzeyine yükseltebilmek için eğitmeye, geliştirmeye çalışmıştır.

Türk insanı Atatürk’e çok şey borçlu olduğunun bilincindedir. Ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar…

U-N-U-T-M-A-Y-A-C-A-Ğ-I-Z

date
 

Batı cephesinde yeni bir şey yok


Nisan 30th, 2011

Haber Ekspres 01.05.2011

http://haberekspres.com.tr/bati-cephesinde-yeni-bir-sey-yok-makale,530.html

Ülkemizde ve çevresinde yaşananlara ışık tutması amacıyla, Atatürk’ün, açılışından bir gün sonra (24 Nisan 1920) Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin gizli oturumunda yaptığı ilk konuşmadan bazı bölümleri, 91 yıl sonra, 24 Nisan’da paylaşmayı planlamıştım. Araya Sayın Sabih Kanadoğlu’nun konuşması girince kısmet bugüneymiş.

Atatürk “Efendiler; 23 Nisan 1920 tarihinde açılışta sunduğum geniş bilgi sırasında çalışma alanımızın sınırını belirtmiştim. O sınır ulusal sınırımızdır (Misak-ı Milli’dir)” diye başlamış sözlerine…

Irak’ta durum şöyleymiş o günlerde: “Irak’ta İngilizlerin yaptıkları İslam halkını fazlasıyla gücendirmiştir. Biz kendileriyle ilişki kurmadan önce onlar bizi aradılar ve eskiden olduğu gibi Osmanlı ülkesinin parçası olmayı kabul ettiler. Ancak biz Suriyelilere belirttiğimiz görüşümüzü onlara da söyledik. Kendi içinizde, kendi kuvvetinizle bağımsız bir devlet olunuz. Biz her şeyden önce bağımsızlığımızı sağlamaya çalışıyoruz.”

Atatürk’ün Ermeniler konusunda söyledikleri size bir şeyler anımsatıyor mu? “Ermeniler ise tüm dünyanın kendilerine sahip çıkmasına alışmışlar. Siyasi amaçlarının gerçekleşmesi için nasıl çalıştıkları bilinmektedir. Ermeniler, Erivan Ermeni Hükümeti bölgesi içindeki İslam halkını yok etmekle uğraşmaktadırlar. İngiliz ve Amerikalıları aleyhimize kışkırtmaktadırlar.”

Ve bir genel durum değerlendirmesi yapmış Atatürk: “Efendiler, geleceğimizi, bağımsızlığımızı kazanmak yolunda karşımıza çıkan düşmanların emellerini yakından biliyoruz. Bu amaçlarını elde etmek için kullanacakları kuvvetleri de biliyoruz… …Sona ulaşmak için buldukları en güçlü araç; bizi birbirimizle çarpıştırmak olmuştur. Yazık ki İstanbul’da düşmanlarımızdan daha çok çalışarak, onların hedef ve isteklerini kolaylaştıranlar var.”

Son bölümdeyse neler yapılması gerektiğini açıklamış: “Amacımıza ulaşmak için düşmanlarımıza karşı milletin güçlü olduğunu kanıtlamak gerekir… …Uygar dünyaya karşı milletimizi, birlik yapabilecek, kendi kendini idare edecek nitelikten yoksun göstermek istiyorlar… …Yalnız ve yalnız bir şey düşünmek zorundayız, o da yurdun kurtuluşudur.”

Ve şu sözlerin ardından alkışlarla sonlanmış konuşma: “Millet bağımsızlığını elde edeceği güne kadar şahsen bütün varlığımla çalışmaya kutsal sayılan her türlü inançla söz veririm. Bu sözü burada tekrar etmekle onur duyarım.”

Erich Maria Remarck 1929’da yayımlanan kitabında, savaşta genç yaşta ölenlerin dramını anlatmış; 1930’da çekilen filmi iki Oscar kazanan kitabın başlığı Türkiye’nin durumunu özetliyor…

“Batı cephesinde yeni bir şey yok”

Doğu ve güney cephelerinde de…

Haftanın Sözü: Tarihten hiçbir şey öğrenilemeyeceğini tarihten öğreniriz.                          Bernard Shaw

date