Archive for Ağustos, 2011

Uygarlığın yörüngesi


Ağustos 27th, 2011

Haber Ekspres 28.08.2011

http://haberekspres.com.tr/uygarligin-yorungesi-makale,731.html

Tarih incelendiğinde, uygarlıkta dünya liderliği düzeyine ulaşmış ülkelerin bir yörüngeyi izleyerek değiştiği görülebilir. “Tarih” derken bugün bize dayatılan, büyük ölçüde ve bilinçli olarak çarpıtılmış tarihi kastetmiyorum.

Bilimsel veriler ilk insanların Afrikalı olduklarını; 50.000 yıl kadar önce Ortadoğu’ya geldiklerini, oradan Asya ve Avrupa’ya, son olarak da Pasifik Adaları ve Amerika’ya göçler yaşandığını gösteriyor.

Albaylığı da sahte olan James Churhward tarafından uydurulmuş sözde Mu uygarlığını bir tarafa koyarsak, eldeki bilimsel kanıtlara veya Atatürk’ün değimi ile “gerçek tarih”e göre, ilk ileri uygarlığın Sümerler olduğu öne sürülmekte. Alman bilim adamı Samuel Noah Kramer’in kitabının adı da “Tarih Sümer’le Başlar” (Kabalcı yayınları). Ancak ilk uygar Sümerlilerin Orta Asya kökenli olduğuna ilişkin verilere ve Orta Asya’da saptanan çok sayıdaki arkeolojik bulguya göre, Orta Asya’da Sümer Uygarlığı’ndan daha eski bir gelişmiş uygarlığın bulunması olasılığı da az değil.

Günümüzde, özellikle Batı’da, Mısır ve Yunan uygarlıklarının rolleri abartılırken, bu uygarlıklardan çok daha eski olan Mezopotamya’daki Sümer gibi uygarlıklar, Orta Asya’daki Ön Türk ve Çin uygarlıkları ile Anadolu uygarlıkları görmezden gelinmekte.

Orta Asya’da ve/veya Mezopotamya’da ulaşılan ileri uygarlık düzeyi, doğuya doğru yolculuğuna başladıktan sonra Anadolu’ya, bugünkü Mısır’a, Yunanistan’a ve İtalya’ya yayılmış. Geniş bir coğrafya üzerindeki Osmanlı İmparatorluğu’nun ardından Avrupa’ya geçen uygarlığın liderliği, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra ABD’ye geçmiş durumda.

Bu bayrak yarışını kabaca izlediğimizde göze çarpan iki özellik var. Birincisi uygarlığın hep doğudan batıya doğru ilerlemesi (yani ışık doğudan yükseliyor); ikincisi ise önceden bin yıllar süren bayrağı taşıma süresinin, teknolojinin gelişmesindeki hıza paralel bir kısalma göstermesi.

Temeli yeterince sağlam ve derin olmamasına karşın, çok fazla kat çıkılmış bir bina gibi hızla yükselen Amerika İmparatorluğunun çöküş dönemi, kanımca 11 Eylül’de İkiz Kuleler’in yıkılmasının yarattığı sarsıntı ile başladı. Aradan geçen tarihsel süreç içindeki çok kısa zaman diliminde, ekonomik sinyaller de iyice görülmeye başladı. Bu hipoteze göre uygarlık bayrağının ABD’den Çin’e geçmesi an meselesi. Hatta bazı verilere göre Çin, şimdiden ABD’yi geçip, “1 numara” olmuş durumda.*

“Türkiye’nin durumu ne?” diye sorarsanız, Çin’den sonra sırada neden geçmişte olduğu gibi Türk ülkeleri olmasın? Önce birbirimizi yemekten vazgeçelim ve başta Azerbaycan, soydaş ülkelerle ilişkilerimizi geliştirelim. Ardından çocuklarımızı çağ dışı eğitim sistemlerinden kurtarıp, çağdaş uygarlık düzeyine çıkaracak ve aşmasını sağlayacak sistemleri getirebilelim.

*Is China Already Number One? New GDP Estimates, Arvind Subramanian, http://www.piie.com/realtime/?p=1935

Haftanın sözü: “Uygar olacağız. Bununla gururlanacağız. Bütün Türk ve İslâm âlemine bakınız. Zihinleri uygarlığın emrettiğini kapsamadığından ve yükselmeye uyamadıklarından ne büyük yıkımlar, ne acılar içindedirler.” Mustafa Kemal Atatürk, Kastamonu, 1925

date
 

Ne olacak bu “Türkçe”nin hali?


Ağustos 20th, 2011

Haber Ekspres 21.08.2011

http://haberekspres.com.tr/ne-olacak-bu-turkcenin-hali-makale,720.html

Bir meslektaşımla birlikte editörlüğünü yapmakta olduğumuz bilimsel bir kitabı hazırlarken bir kez daha sordum bu soruyu kendi kendime… Bir de çoktandır “Türkçe” konusu üzerinde pek fazla durmadığımı fark ettim. Geçmişte kaleme aldığım bazı sorunları düşününce, bugün daha da kötü duruma geldiğimizi gördüm, bir yandan da…

Örnek mi? Sayıların yazılışı ile ilgili ilkokulda öğrendiğimiz ve bugüne dek hiç değişmemiş iki kural var. Türk Dil Kurumu’nun internet sitesinde bu iki kural aynen şöyle yer alıyor:

7. Beş ve beşten çok rakamlı sayılar sondan sayılmak üzere üçlü gruplara ayrılarak yazılır ve araya nokta konur: 326.197, 49.750.812, 28.434.250.310.500.

8.Sayılarda kesirler virgül ile ayrılır: 15,2 (15 tam, onda 2), 5,26 (5 tam, yüzde 26).”

Peki Türkiye’de uygulanıyor mu bu kurallar? Yedinci kural uygulanıyor, ancak sekizinci kural büyük oranda uygulanmıyor. Başta da yazılı ve görsel basın uygulamıyor bu kuralı; çoğunluk “,” yerine “.” kullanıyor, kesirleri ayırmak için… Sunucularımız da üzerine basa basa okuyorlar; “iki nokta bilmem kaç” diye…

Neden “,” yerine “.” kullanılıyor? ABD öyle kullanıyor da ondan! Yakında “kilogram” yerine “paund”, “kilometre” yerine de “mil” kullanmaya başlarsak şaşırmayalım. Ayrıca madem ABD’ye benzeyeceğiz, o zaman yedinci kurala da uymayalım; “beş ve beşten çok rakamlı sayıları üçlü gruplara ayırırken”, ABD gibi “.” yerine “,” kullanalım. O zaman en azından “10.005” sayısının “on bin beş” mi yoksa “on tam binde beş” mi olduğunu anlayabilme şansımız olur.

Kesirleri ayırırken “.” kullanmayı tercih edenlerin haklı oldukları tek bir şey var. Arka arkaya yazılan ondalık kesirleri virgülle ayırırken yaşanan karışıklık. Gerçi virgülden sonra bırakılan boşluk nedeniyle çok büyük bir karışıklık yok, ama Türk Dil Kurumu “Sayıların Yazılışı” konusunda çıkaracağı şöyle bir kuralla (onbirinci) bu sorunu çözebilir: “Rakamlarla art arda yazılan kesirler virgülle değil, noktalı virgülle ayrılır: 15,2; 35,4; 285,7.”

Bu konuda, zor da olsa, diğer editör arkadaşımı ikna edebildim; matbaacımızı ikna etme işini kitap basımının sonuna bıraktım; neme lazım…

Küçücük bir noktaya, ya da virgüle taktığımı düşünebilirsiniz; ama unutmayın… “Sinek de küçüktür, ama mide bulandırır.”

Haftanın sözü: “Ülkesinin bağımsızlığını korumasını bilen Türk ulusu dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.” Mustafa Kemal Atatürk

date
 

“Mutaassıp” bir otelde kalmıştım


Ağustos 13th, 2011

Haber Ekspres 14.08.2011

http://haberekspres.com.tr/mutaassip-bir-otelde-kalmistim-makale,705.html

Hayrettin Karaman’ın Yeni Şafak’ta yazdığı “… her Müslüman, aleni (ortada, meydanda, herkesin içinde yapılan) dine, ahlaka, adaba aykırı bir davranışa engellemek veya ıslah etmek maksadıyla müdahale etmekle yükümlüdür” biçimindeki sözler birkaç yıl önce yazdığım, yayımlanmamış şu yazıyı anımsattı…

“Kızılcahamam’daki bilimsel bir toplantı davetini kabul ettikten sonra, kalacağımız otelin niteliklerini internetten araştırırken rastladığım ‘mutaassıp otel’ tamlamasını garipsemiş, bir otelin nasıl ‘mutaassıp’ olabileceğini düşünmüştüm.

Otele vardığımda ilk dikkatimi çeken kadınların çoğunun türbanlı oluşuydu. Bazı alanların kadınlara veya erkeklere ‘özel’ olduğunu önceden öğrenmiş olsam da, asansörde bazı katların yanında ‘kadın’ veya ‘erkek’ yazdığını görünce şaşırdım. Kadınlara özel bazı bölümler tamamen kapalıyken, kadınların da dolaştığı yolun kenarındaki erkek havuzunda normal mayoyla güneşlenen erkeklerin serbestliği önemli bir çelişki yaratıyordu, bana göre…

Böyle bir ortamda deney ve gözlem yapmak kaçınılmazdı. Öğle yemeğinde ‘Ne içersiniz?’ diye soran çocuğa şaka yollu ‘Alkollü içkilerden neler var?’ dediğimde, gözlerinde beliren ‘Uzaydan mı geldin abi sen?’ cinsi bakış görmeğe değerdi. Akşam yemeğinin ardından oturduğumuz kafeteryada garsonu beklerken, bu kez kadın meslektaşlarıma şaka yaptım. Yan taraftaki camların üzerinde, yanlışlıkla çarpmayı önlemek için yapıştırılmış mavi yuvarlakları göstererek ‘Biz buraya oturduk; ama asansörde görmüştüm, mavi noktalı yerlerde kadın ve erkeklerin birlikte oturmaları yasakmış’ deyiverdim. Yaklaşan garsonun bizi uyaracağını sanan meslektaşlarımın yaşadığı tedirginlik de dikkate değerdi.

Alkol yasağına gösterdiğimiz tepki, arabasıyla gelen bir arkadaşımızın yakındaki büfeden aldığı biraları mideye indirmeden uyuyamamak oldu. ‘Suç işlemiş olma’ psikolojisiyle boş bira kutularını ne yapacağımızı düşünmemiz daha da ilginçti. Bu arada, iki gün boyunca farklı görüntümüze ve şen şakrak kahkahalarımıza karşın en ufak bir tepki veya ters bir bakışla karşılaşmadığımızı da belirtmem gerek.

Döndükten sonra düşündüm… Türkiye’nin durumunun İzmir’den, Muğla’dan, Bodrum’dan, Ayvalık’tan anlaşılamadığını… Belki de toplum veya aile baskısıyla taktıkları türban nedeniyle toplumda ‘farklı’ duruma düşen insanların duygularını artık daha iyi anlayabildiğimi… Türbanlılara değil, ‘türban’ üzerinden ‘çıkar’ elde edenlere karşı olmamız gerektiğini…”

Yazı böyleydi. Karaman’ın önerdiği türde bir “müdahale” ile karşılaşmadığımız için şanslıymışız. Ne diyeyim…

Karaman’ın yazısı Başbakan Erdoğan’ın İstanbul Belediye Başkanı iken yaptığı konuşmadaki “Hem laik, hem Müslüman olunmaz; ya Müslüman olacaksın, ya laik. İkisi bir arada olduğu zaman adeta ters mıknatıslanma yapar” sözlerini de anımsattı bana.

Umarım “Müslüman’ın farklı olanlarla zorunlu ilişkisinin adına ben ısrarla ‘hoşgörü’ değil, ‘tahammül’ diyorum” sözlerinin de sahibi Hayrettin Karaman, başbakanımızın boşaltacağı koltuğa göz dikmemiştir…

Haftanın sözü: Laiklik, asla dinsizlik olmadığı gibi, sahte dindarlık ve büyücülükle mücadele kapısını açtığı için, gerçek dindarlığın gelişmesi olanağını sağlamıştır. Atatürk

date
 

Mikroçipli kargalar


Ağustos 6th, 2011

Haber Ekspres 07.08.2011

http://haberekspres.com.tr/mikrocipli-kargalar-makale,693.html

Üç yıl kadar önce gösterime giren “Mustafa” filmi tartışılırken “Karga kovalayan kartal” başlıklı şöyle bir yazı kaleme almıştım.

“Dikkat ettim; son zamanlarda karga nüfusunda bir patlama var. Sadece sayıları artmamış, hayli irileşmişler de. Çirkin ses ve görüntüleriyle verdikleri rahatsızlık da giderek artıyor.
Nasıl oldu da bu kadar çoğalıp, palazlandı bu kargalar? Çeşitli nedenlerden ilki ithal yemler… Kuytu yuvalarında bol bol ithal yemle beslenen kargalar kartalların kendilerine sunduğu özgür ortamdan yararlanarak hızla ürediler.
Bu dönemde rahat ve güvenli yuvalarında vakit geçirmeye alışan kartalların birçoğu uçmaktan vazgeçmeye başlamıştı. Yetiştirdikleri yavru kartallarsa bırakın uçmayı, uçmanın anlamını bile unutmuşlardı.
Öyle bir zaman geldi ki uçmakta direnenlerin bazıları, kartallarla ilgisi olmayan bazı kuşlarla birlikte kafese bile kapatıldılar. Bu sırada başları kuma gömülü bazı devekuşları hala kargaların demokratik haklarından dem vurmayı sürdürüyordu.
Orta Asya’dan köken almakla övünen bazı kartallarsa sadece uçmayı değil, kökenlerini bile unutmuşlardı; artık çıkardıkları sesler bile karlı dağların kartallarından çok çöl akbabalarınkine benziyordu. Bırakın kargalarla savaşmayı, bazı erkekleri onlarla işbirliği yaparken, bazı dişileri başlarındaki tüyleri kargalarınkine benzetmeye başladılar. Acilen titreyip, özlerine dönmeleri gerektiğini unutmuşlardı.
* * *
Sadece Türkiye’nin değil dünyanın en yüksekten uçmayı başarmış “Kartal”ı küçük yaşlarda başlamıştı “karga” kovalamaya.
“Bizim Türk milletimiz eski ve şerefli bir millettir. Zaten Orta Asya’nın Altay yaylasında yetiştiği için kartalın meziyetlerini daha gençliğinde kazanmıştır. Ta uzakları görür, hızlı bir uçuşu vardır ve bu ruhu barındıracak kadar kuvvetli bir bedene sahiptir” sözleri ile “kartal olmayı” tarif etmişti sonradan.
Sadece çocukluğunda değil, hayatı boyunca değerlerimize ve kazanımlarımıza musallat olan “kargalar”la savaşmış ve başarı kazanmıştı. Hep ithal yemle beslenen bu “kargalar”, bazen saltanatlarını korumak uğruna her türlü tavizi vermekten kaçınmayanlar olmuştu. Bazen de dini siyasete alet ederek, çıkarları uğruna halkı cahil bırakan sömürücüler veya küçük farklılıkları büyüten bölücüler…
Zaman içinde “Kartal”ın kovduğu kargaların nitelik ve nicelikleri değişmişti yalnızca. Ama “Kartal” öyle bir miras bırakmıştı ki, bu mirası silip süpürmeyi amaçlayan karga sürülerinin hiçbir başarı şansı yoktu. Tarih göstermişti ki, yeterince yüksekten uçan tek bir kartal bile karga sürülerini dağıtmaya yetip de artardı bile…”

“Mustafa” filminden bu yana değişen fazla şey yok; sadece kargaların derialtlarına yerleştirilmiş birer mikroçip bulunmuş, son iddialara göre…

Bazı bilgiler yer alıyormuş bu mikroçiplerde.

“Son kullanma tarihi” gibi…

Haftanın sözü: Başkalarının yapamadığını yapmak yetenektir. Yeteneğin yapamadığını yapmak ise dahiliktir. Will Henry

date