Archive for Mart, 2011

Atatürk sansürleniyor mu?


Mart 26th, 2011

Haber Ekspres 27.03.2011

http://haberekspres.com.tr/ataturk-sansurleniyor-mu-makale,470.html

Emin Çölaşan’ın Sözcü Gazetesi’ndeki yazısına göre Atatürk’ün Kara Harp Okulu’na girişinin yıldönümü için düzenlenen törenlerde her yıl Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’nin (seslenişinin) tamamı okunurken, bu yıl ilk kez bir bölümü seslendirilmemiş.

Ordu’nun sistemli olarak yıpratıldığı bir dönemde, bu kurumun yaptığı ufak tefek yanlışların üzerinde durulmaması gerektiği kanısında olsam da; iddia doğruysa, yanlış kocaman!

Genelkurmay İletişim Daire Başkanı Tuğgeneral Tayyar Süngü’nün yaptığı ‘’Törende bir küçük temsil sahnelenmiş, bu temsilde Gençliğe Hitabe’den bazı bölümler okunmuştur” açıklaması ise son derece yetersiz ve Hitabe’nin her yıl tamamının okunduğu iddiasını yanıtlamıyor.

Sakıncalı bulunup, yasaklanmamışken (!), Atatürk’ün küçük temsilde yer almayan sözlerini günümüz Türkçesiyle anımsayalım: … Zorla ve hile ile sevgili yurdun bütün kaleleri alınmış, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve yurdun her köşesi ele geçirilmiş olabilir. Bütün bu koşullardan daha acı ve daha korkunç olmak üzere, yurdun içinde, iktidarda bulunanlar aymazlık, sapkınlık ve dahası hainlik içinde bulunabilirler. Dahası bu iktidar sahipleri kişisel çıkarlarını, istilacıların siyasal istekleriyle birleştirebilirler…”

Atatürk’ün mirasının bir bölümünü bağışladığı Türk Tarih Kurumu tarafından sansürlenmesi sürecine de göz atalım…

Atatürk’ün “Yurttaşlık Bilgisi” derslerinde okutulması için el yazısı ile yazdığı ve manevi kızı Prof. Dr. Afet İnan tarafından derlenen “Medeni Bilgiler” kitabının bir bölümü Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu’nun 2000 yılında “Medeni Bilgiler ve M. Kemal Atatürk’ün El Yazıları” adıyla bastığı kitabında sansürlenmiştir. Sansürlenen bu bölümleri “Medeni Bilgiler”(Uygarlık bilgileri, Örgün Yayınevi) kitabının başlangıç bölümünde bulabilirsiniz; günümüz Türkçesine çevrilmiş tüm metinle birlikte… Atatürk’ün özellikle “millet (ulus), devlet, egemenlik – demokrasi ve cumhuriyet” ile ilgili açıklamalarını (sadece 45 sayfa) okumakta ve gençlere okutmakta yarar var.

Sansürlenen bölümden örnekler: “…Türk ulusu birçok yüzyıllar boyunca, ne yaptığını bilmeksizin, adeta bir sözcüğünün anlamını bilmediği halde, Kuran’ı ezberlemekten beyni sulanmış hafızlara döndüler. Başlarına geçebilmiş olan hırslı hükümdarlar… …dini, hırs ve siyasetlerine alet ettiler.”

“…Türklerle birleşip bir ulus oluşturmak istememiş Araplar –hem de dinlerini kabul ettiğimiz halde- acaba bugünkü tutsaklıklarından hoşnut mudurlar?”

“…Hintliler, Trablusgarplılar, Tunuslular, Faslılar, Suriyeliler, başlarında kralları olan Iraklılar, Mısırlılar, Arnavutlar, bütün bu ümmeti Muhammed özgür müdürler, ulus mudurlar? -Özgür değildirler, ulus değildirler. Ümmettirler, bağımsız değildirler. Niçin? 4) Türkler özgür müdürler? Ulus mudurlar?- Evet. Niçin?”

Benden de iki soru…

1- Bu bölümleri sizce kimler, neden sansürlemiştir?

2- Önce Medeni Bilgiler kitabı, sonra yurttaşlık bilgisi dersi neden eğitimden kaldırılmıştır?

date
 

Jülide Gülizar: Hoşçakalın sevgili seyirciler


Mart 19th, 2011

Haber Ekspres 19.03.2011

http://haberekspres.com.tr/julide-gulizar-hoscakalin-sevgili-seyirciler-makale,452.html

Bu sözlerle başlıyordu, ailesinin gazeteye verdiği ölüm ilanı…

Bir ulu çınarımızı daha kaybettik geçtiğimiz hafta. İlk sunucularımızdan, yazar, eğitmen Jülide Gülizar sessizce ayrıldı aramızdan. Kanal B için hazırladığı demiryolları ile ilgili belgeseli tamamlayabilmek için sağlığını ihmal etmişti Gülizar. Diğer ulu çınarlar gibi üretmeyi sürdürmekten hiç vazgeçmedi ve bugün de eserleriyle dimdik ayakta duruyor…

1929’da doğmuştu. Asıl soyadı “Göksan” olmasına rağmen, ileride ünlü bir şair olmayı hedefleyip, şiirlerinin altına yazacağı, evlendiğinde de değişmeyecek “Jülide Gülizar” adını benimsemişti. 1956’da Ankara Hukuk Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Ankara Radyosu’na, televizyon yayınlarının başlamasının ardından TRT’ye geçmişti.

Radyo ve televizyonda “açık havada ilk haber okuyan”, “ilk naklen yayın yapan”, “ilk röportaj yapan” kadın olan Gülizar son yıllarda Başkent Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde ders verip, Kanal B televizyonunda çeşitli programlar yapıyordu.

Birçok kitap yazmıştı… “Küçük Balıklar”da şiirlerini toplamış; “Haberler Bitti Şimdi Oyun Havaları“nda Ankara Radyosu’ndaki anılarını, “TRT Meydan Savaşı“nda 1970’li yılları, “Ah Baba Ah!“ta çocukluğunu, “Yaşam, Sana Teşekkür Ederim“de kendi yaşam öyküsünü, “Onlar da İnsandı“da ilk on cumhurbaşkanıyla yaşadıklarını,”Bir Konu Bir Konuk“ta 1980 öncesi dönemini, “Burası Türkiye Radyoları“nda radyo dönemini, “TR+Tv=TRT“de TRT yıllarını anlatmıştı… “Ben Bilmem Beyim Bilir” kitabında ise Türkiye’deki kadın sorunlarını dile getirirken,Korkarım, bu öyküleri 20 yıl sonra görenler de ‘aaa, değişen bir şey yok’ diyecekler” sözlerine yer veriyordu.

Eğitimi sırasında kendisine öğretilen “Bir ülkenin dili en güzel en doğru biçimde, radyo mikrofonunda, televizyon ekranında ve tiyatro sahnesinde kullanılır” cümlesini hiç unutmayıp, yaşamı boyunca Türkçenin doğru kullanılması yolundaki mücadelesini sürdüren Gülizar, Where Are You Going Türkçe?kitabında “Her kız çocuğu gibi ben de ilk olarak bebeklerle oynadım. Bebekle oynama dönemi geride kaldığında en önemli oyuncaklarım sözcükler oldu” diyordu.

Fanatik bir Fenerbahçeli olan Gülizar televizyonda maçları izlerken eline kağıt kalem alır spikerlerin yanlışlarını not edermiş: Tugay bir kırmızı kart sahibi oldu”, “Fenerbahçe Alpay’ın işini bitirdi”

Türkçenin gülen yüzü Gülizar Türkçemizin değerini yabancı dilbilimcilerin bizden daha iyi bildiğini söylüyordu; “Türkçe’nin öyle sağlam kökleri var ki, onlara çeşitli ekler getirerek çok sayıda farklı anlamda sözcükler türetebilirsiniz” diyen Alman dilbilimci Max Müller ve Türkçenin iki binli yılların bilgisayar dili olacağına inanan Belçikalı dilbilimci Wandevalle gibi…

Sevgili dostlarım, oğlu Anadolu Ajansı Dış Yayınlar Müdürü Ceyhun Ergüven ve gelini Prof. Dr. Sibel Ergüven başta olmak üzere, tüm akraba ve sevenlerine bir kez daha başsağlığı dilerim.

Haftanın Sözü: İnsanın gerçek anayurdu dildir. Ben anayurdumun sınırlarında nöbet tutarım.

Albert Camus

date
 

Doktorlar için biraz empati lütfen


Mart 12th, 2011

Haber Ekspres 13.03.2011

http://haberekspres.com.tr/doktorlar-icin-biraz-empati-lutfen-makale,442.html

Dil Derneği Sözlüğü’ne göre “bireyin kendini başkalarının yerine koyabilme yetisi” anlamına geliyor “empati”. 14 Mart Tıp Bayramı’nda tıp doktorlarıyla empati kurmaya çalışalım mı?

İdealleriniz nedeniyle çok çalışıp, arkadaşlarınızdan çok daha yüksek puanlarla tıp fakültesine girdiğinizi düşünün öncelikle… Yıllarca onlardan kat kat fazla çalışıp, neredeyse tüm kemik, kas, damar ve sinirlerin Latince adlarını ezberlemek zorunda olduğunuzu…

Siz stajlarla boğuşurken, birer birer mezun olan arkadaşlarınızın çoktan işlerini ve yuvalarını kurmuş olduğunu… Başınızı yaslayıp birkaç saatliğine kestirmeye çalışacağınız bitmek tükenmek bilmeyen nöbetleri…

Mezun olup, Doğu’daki bir mahrumiyet bölgesinde yıllardır alıştığınız konfordan uzakta “mecburi hizmet” yaparken, koşul ve olanakların yetersizliği nedeniyle hastalarınıza yeterince yardımcı olamamanın verdiği hüznü… Hiçbir hatanız olmasa da, hastanızı tedavi edemediğinizde yaşadığınız darp edilme, hatta öldürülme korkusunu…

“Ne doktorusun?” sorusunu “pratisyenim” diye yanıtladığınızda “Bu daha stajyermiş” sözlerini duyup, nasıl üzüldüğünüzü düşünün. Zorlu Tıpta Uzmanlık Sınavı’na hazırlanıp, başarılı olursanız 4-5 yıl daha yoğun çalışmaları, devrilen kitapları, sık nöbetlerin ardından uyumadan poliklinik hizmetlerini… Ardından yeniden “mecburi hizmet”… Bazı alanlarda uzmanlık da yetmiyor; üst ihtisas için yeniden sınav, yoğun çalışmalar, bilimsel yayınlar, nöbetler ve tabi ki “mecburi hizmet”“Askerlik”, “evlenme”, “eş durumu”, “çocuğunuzun eğitimi” gibi sorunları saymıyorum.

Uzman veya yardımcı doçent olarak üniversiteye kapağı attınız; yıllarca süren bilimsel araştırmalar, yayınlar ve zor bir sınavdan sonra “doçent”; beş yıl daha dirsek çürütüp “profesör” oldunuz diyelim…

Yatırım yapıp muayenehane açtığınızda, devletin “ya üniversitede, ya muayenehane” zorlaması pek önemli değil; ama bir hastanızın “beş dakikada iki tık tık, bir çıt yaptı, ‘…’ lirayı kaptı” sözleriyle yıkılmaz mısınız? “O yaptığım iş, otuz yılık bir çalışmanın ürünüdür!” diye haykırmak gelmez mi içinizden? Önemli sağlık sorunları için geliştirdiğiniz çözüm önerileri yanıtsız kaldığında; yetiştirmeniz için yıllarca tek bir uzmanlık öğrencisi verilmediğinde; son doktora öğrenciniz, eğitiminin bitimine yakın “aile hekimi” olmak için ayrılıp, şu an sizin aldığınız maaşın iki katını aldığında neler hissedersiniz?

En acısı; bir başbakan “İğneyi doktora değil hemşireye yaptırırım, doktor damarı bulamaz, icabında felç de edebilir” dediğinde, önceki Türk Tabipler Birliği Başkanlarından rahmetli Füsun Sayek gibi “Canım Başbakan’a iğne yapmak istiyor” demek gelmez mi içinizden?

Şimdi lütfen televizyonunuzu açıp, Ankara’da yürüyen sağlık çalışanlarını izleyin ve bir günlüğüne de olsa onlarla empati kurmaya çalışın.

Lütfen…

Haftanın sözü

Toplumun önünde olması gerekenler, yürümekle yetinmeyip, koşmak zorundadır.

date
 

Göbeğini kaşımayan adam


Mart 5th, 2011

http://haberekspres.com.tr/gobegini-kasimayan-adam-makale,430.html

Geçenlerde bir adama rastladım yolda… Elini karnına doğru götürüyor, sonra sağa sola bakınıp, geri çekiyordu elini…

Yanına yaklaşıp “Merhaba” dedim. “Merhaba” dedi meraklı gözlerle. Kendimi tanıttım, o da tanıttı. Sohbete başladık; bir süre sonra yeni tanışmış olmanın tedirginliğini üzerimizden atmıştık ikimiz de… İyi bir eğitim görmemişti, işsizdi; haftada bir veya iki kez bulabildiği günlük işlerden kazandığı parayla evini geçindiremiyor, çocuklarını okula gönderemiyordu.

Bir ara sordum “Ara sıra elini karnına doğru götürüyor, sonra çekiyorsun elini… Neden?” diye. Utandı, önüne baktı, biraz düşündü; sonra başladı anlatmaya…

“Abi, sen iyi bir insana benziyorsun” dedi. “Ama senin gibiler bizlere iyi gözle bakmıyorlar, bizleri küçük görüyorlar, sorunlarımızla ilgilenmek bir yana, bazıları dalga bile geçiyor bizimle. Sıkıntıdan göbeğimi kaşıyorum ben de” dedi. “Haklısın” dedim. Başka söyleyecek bir sözcük bulamamıştım zaten.

Gözlerinin ceketimin yakasındaki Atatürk rozetine takıldığını fark edince “Atatürk’le ilgili ne düşünüyorsun?” diye soruverdim bu kez. “Abi, bazıları bize onun ‘din düşmanı’ olduğunu söylüyorlar” diye karşılık verdi. “Bak” dedim ,“Atatürk olmasaydı, sadece Türkiye’deki değil dünyadaki Müslümanlar bugün çok daha zor koşullarda yaşardı. Atatürk dinin değil, çıkarları uğruna dini sömürenlerin düşmanıydı. Herkes İslam dinini aracısız öğrenebilsin diye Kuran’ı Türkçeye çevirtmişti.”dedim.

“Cehalet işte, bilmiyorum bunları” deyince Atatürk’ün ülkenin yoksul kesimi olan köylüleri “Milletin Efendisi” olarak onurlandırdığını, bu insanların “bilgi ışığından yoksun bırakılmış” olmasında asıl suçun, “bilgisizliği devam ettirmeyi kendi devamları için gerekli görenlerde” ve “Türk’ün karakterini anlamayarak, kafasını birtakım zincirlerle saranlarda” olduğunu söylediğini aktardım. Cahil olmanın utanılacak bir şey olmadığını, insanın her yaşta eğitilebileceğini, Atatürk’ün eğitim sistemini amacının “bütün halkı eğitimde aydın olarak yetiştirmek” olduğunu anlattım ona.

Rahatlamıştı… Hangi işlerde deneyimi olduğunu ve iş bulma konusunda neler yapabileceğimizi konuşurken yüzü gülmeye başlamıştı.

Yeniden görüşmek üzere ayrıldığımızda artık eli karnına gitmiyordu.

Artık “Göbeğini kaşımayan adam”dı, O.

date