Archive for Aralık, 2008

90 yaşında bir delikanlı: Kazım Mirşan


Aralık 21st, 2008

Milliyet Ege 21.12.2008
ÖNTÜRKLER üzerine yaptığı araştırmalar ve yazdığı kitaplarla çığır açan Kazım Mirşan 1919’da Doğu Türkistan’ın Kulca kentinde doğmuş. 1932’de İstanbul’a gelen Mirşan, öğrenimini Boğaziçi Lisesi, Almanya Berlin Üniversitesi ve İstanbul Teknik Üniversitesi’nde yaparak, inşaat yüksek mühendisi unvanı almış.
Ana lehçesi Tümenlikçe dışında Tatarca, Özbekçe, Başkurtça, Tarançıca, Kaşkarlıkça (Uygurca), Kazakça, Kırgızca, Azerice, Türkiye Türkçesi gibi Türk lehçeleriyle Almanca, Rusça, İngilizce, biraz da Yunanca, Latince ve İtalyanca bilen Mirşan’a göre Türk tarihi, M.Ö. 16.000’li yıllara dayanıyor.
M.Ö. 10.000 yıllarında büyük göllerle kaplı Orta Asya’nın çölleşmesiyle Öntürk gruplarının çevre ülkelere yayıldığını; Etrüskler, Truvalılar, Sümerler, Hititler ve Friglerin dip kültüründe Türk uygarlığının etkisinin olduğunu savunan Mirşan, Türklerin Anadolu’ya gelmelerinin 1071’e değil, M.Ö. 7.000 yıllarına kadar gittiğini iddia ediyor (İstanbul’da bulunan M.Ö. 6.000 yıllarına ait mezarlarda bir Türk geleneği olan ölülerle birlikte gömülmüş hediyelerin bulunması Mirşan’ı haklı çıkaracak gibi umarım DNA analizleri yapılıyordur).
*  *  *
Mirşan, Bering Boğazı ’ndan geçen grupların Kızılderili kültürlerinin diplerinde etkili olduğunu da öne sürüyor.
Latin, Yunan, Fenike ve Kiril alfabelerinin, Ön-Türkçe tamgalardan (hece şeklinde okunan harflerden) geliştiğini; Orhun yazıtlarında kullanılan dil ve noktalama işaretlerinin gelişebilmesi için en az 3.000 yıllık geçmişi olması gerektiğini; ilk Türk devletinin Hun İmparatorluğu değil,  “Bir Oy Bil” (Bil=Devlet) olduğunu, ardından  “At Oy Bil” ve “Türük Bil” in (Göktürk) geldiğini iddia eden Mirşan’a göre bugünkü Çin sınırları içindeki piramitler Mısır’dan 2.000 yıl önce Öntürkler tarafından inşa edilmiş.
Etrüskçe yazıtlardan başka çoğunluğu İskandinav ülkelerinde olmak üzere Avrupa’da 5000’den çok Ön-Türkçe yazıtı çözümlemeyi başaran Mirşan, Anadolu’daki (Eskişehir’deki Yazılıkaya gibi) ve Yunan adalarındaki birçok yazıtın sanılanın aksine Ön-Türk harfleriyle yazıldığını kanıtlamış.
*  *  *
Kitapçılarda bulunmayan Kazım Mirşan’ın kitapları için 0252 377 5131 numaralı telefondan sipariş vermeniz gerekli. Özellikle önereceklerim  “Erken Türklerin Skandinavya Yazıtları” ve “Erken Türklerin Anadolu Yazıtları”.
*  *  *
Kafama takılan sorular için telefonla aradığımda büyük bir özveri ve heyecanla beni yanıtlayan sayın Mirşan’a sonsuz teşekkürler. Türk Tarih Kurumu, kuruluş amacını anımsayıp, bir delikanlı gibi günde 9 saat çalışmayı sürdüren Kazım Mirşan’a sahip çıkmalı; tezlerini bilimsel bulmayanlar ise karşı tezlerini sunabilmeliler.
(Prof. Dr. Ülgen Zeki Ok’un kaleminden, ulgenok@ulgenok.net)

date
 

‘Türk’ sözcüğünün kökeni


Aralık 14th, 2008

Milliyet Ege 14.12.2008
 

‘TÜRK’ sözcüğünün kökeni ile ilgili bir soruyla karşılaşınca konuyu biraz araştırdım. Prof. Sencer Divitçioğlu’na göre (Orta-Asya Türk İmparatorluğu, İmge Kitabevi) Türklere, Çinliler “To’u-kiue” veya “Tu-chueh”, Bizanslılar “Turki”, Tibetliler “Druğu”, Macarlar “Török” demişler. Türklerin kendi yazıtlarında bazen “Türk”, bazen “Türük” şeklinde yazdıkları sözcük, Soğutça yazılmış Bugut yazılıtaşında “twrk” olarak geçiyor. Sözcüğün kökü ise “yaratılmış” ya da “doğmuş” anlamına geliyor. Öntürkler üzerine yaptığı araştırmalarla ünlenen Kazım Mirşan’a göre “Türk”ün anlamı Türkistan’daki Orhun Anıtları’nda gizli. Yazıtların ilk çözümünü kapsayan, 1890 yılında yayımlanan Fin Atlası kitabında yer alan “Ökük Türök”ün karşılığı “Tanrısal Türk – Yaratanına bağlı – töreye uyan -Tanrı türü” olabilir. Zamanla “Ök“ (Tanrı, Yaratan) ses uyumu nedeniyle “ük” olmuş ve sözcük günümüze Türk olarak gelmiş. “Ök” sözcüğü bugün “öksüz” (yaratanı – annesi olmayan) ve “Ökkeş” (Yaratanına bağlı) şeklinde kullanılmakta.
*  *  *
Prof. Dr. M. Sadık Acar’a göre, yerleşik düzene geçmiş Yörükler babalarının ve dedelerinin “Yörük” olduğunu ama kendilerinin “Türk” olduklarını söylemekte ve “Türk” sözcüğünü “yerleşik, uygar” anlamında kullanmaktalar. “Türk” sözcüğü “töre” (gelenek  görenek) ve “türe” (hukuk) sözcükleri ile de ilişkili. Nitekim, “hukuk” sözcüğünün Uygur Türkçesi’ndeki karşılığı “tüzük”, eski Uygurca’daki karşılığı ise “tüze”. Acar, ayrıca “Türk” sözcüğünün bir ırkı tanımlayan etnik bir kavram olmayıp, uygarlık düzeyini ve devlet karşısındaki hukuki statüyü gösteren bir yurttaşlık kavramı olduğunu; Türkiye Cumhuriyeti’ni kuranların “Türk” adını seçmekle Yörük (Oğuz), Yahudi, Rum, Süryani, Ermeni, Laz, Çerkez, Kürt, Boşnak, v.b. etnik grupları kapsayan bir yurttaşlık kavramını kullanmış olduklarını söylüyor.
*  *  *
Güneş  dil teorisine göre incelersek bir kökten çıkmak anlamındaki “tü” kökünden “tür” (ortak bir kökten türeyen), “tüy” (kökten çıkan kıl) ve “tükenmek” (kökünün kuruması) gibi sözcüklerin ortaya çıktığı; yürümekten nasıl “Yörük” oluştuysa, türemekten de “Türük”ün oluştuğu söylenebilir.
Çeşitli kaynaklarda “güçlü, kuvvetli, miğfer, olgunluk çağı, güzel insan” anlamına geldiği savunulan “Türk” sözcüğünün anlamını ve bir ırktan bağımsız oluşunu en güzel açıklayansa Atatürk. Hem “Ne mutlu Türk’üm diyene” sözleriyle, hem de yazdığı bir şiirin iki dizesiyle.
“Türk sadece bir milletin adı değil, – Türk bütün adamların birliğidir.”
(Prof. Dr. Ülgen Zeki Ok’un kaleminden, ulgenok@ulgenok.net)

 

date
 

Mantarlı martı


Aralık 7th, 2008

Milliyet Ege 07. 12. 2008 

Ailemi ziyaret için gittiğim Ayvalık’ta rastlamıştım “mantarlı martı” ya. Fotoğraf makinemi alıp, eski günlerdeki gibi gün batımında şehir merkezinden Çamlık’a doğru yürürken, yat limanı yakınlarında takılmıştı gözüme.
Ağzı büyük olasılıkla kefal balığı avında kullanılan ekmek kabuğuna iliştirilmiş bir oltaya takılmış martının oradan oraya çaresizce uçuşunu izledim uzun uzun. Aynı bölgenin üzerinde daireler çiziyor, belki de ağzında asılı oltanın verdiği acıyı azaltabilmek için arada bir suya iniyor, 5-10 saniye sonra yeniden havalanıyordu. Suya inmek bir işe yaramıyordu; ama yapabileceği bir şey de yoktu “mantarlı martı” nın, olta takılmıştı bir defa… Fotoğraf çekmekten başka bir şey yapamayan benim gibi çaresizdi.
* * *
“Mantarlı martı”nın fotoğraflarına bakarken aklıma gençlik yıllarında okuyup, çok etkilendiğim “Martı” kitabının (Richard Bach, Epsilon veya Beyaz Yayınları) kahramanı Jonathan Livingstone geldi. Milyonlarca martı gibi ekmek kabuğu peşinden koşmak yerine, daha yüksekten ve daha hızlı uçabilmek ideali uğruna, “özgür ve yetkin” olabilmek için verdiği savaşı; “farklı” olduğu ve “anlaşılamadığı” için toplumdan dışlansa da düşüncelerinden vazgeçmeyişini; bildiklerini, ideallerini öğrencilerine aktarmasını, görevini devrettikten sonra sonsuzluğa göçüşünü düşündüm. Sonra Ulu Önder Atatürk geldi aklıma; ne kadar ortak yönü vardı “Jonathan Livingstone” ile.
* * *
Atatürk’ü anlamak ve anlatmak isteyen, ekmek kabuğu yerine yüksek idealler peşinde koşan sevgili gençlere, öğretmenlere ve soyut düşünebilmeye başlamış çocukların velilerine öneririm, bir solukta okunan “Martı” yı; okumayı sevmeyenler için sesli kitabı da var. Atatürk’ü bugün bile anlayamayan, anlamamış görünen, anlatamayan veya yanlış anlatan; ekmek kabuğu peşinde koşarken ağızlarına olta takılmış ve kalan yaşamlarını uzaktan bile fark edilebilen bir mantarla ve onun verdiği acıyla geçirmek zorunda olan entelektüeller ise bir kez daha okumalılar!
(Prof. Dr. Ülgen Zeki Ok’un kaleminden, ulgenok@ulgenok.net)
     

 

date