Archive for Ağustos, 2008

Şu bar­bar Türk­ler!!!


Ağustos 31st, 2008

Milliyet Ege 31.08.2008

İkin­ci Dün­ya Sa­va­şı yıl­la­rın­da, ek­me­ğin kar­ne ile da­ğı­tıl­dı­ğı Tür­ki­ye’den, Al­man zul­mü­nün ya­nın­da aç­lık­tan kı­rı­lan Yu­na­nis­tan’a “Kur­tu­luş” ad­lı bir ge­mi ile yi­ye­cek yar­dı­mı baş­lar. Kı­ya­sı­ya sa­vaş­ma­mı­zın üze­rin­den he­nüz 20 yıl bi­le geç­me­miş­ken, yap­tı­ğı­mız sa­va­şın adı­nı ta­şı­yan “Kur­tu­luş” Ekim 1941  Ocak 1942 ta­rih­le­ri ara­sın­da Yu­na­nis­tan’a beş se­fer ya­pıp, 8 bin ton yi­ye­cek gö­tü­rür; an­cak al­tın­cı se­fe­rin­de ka­za so­nu­cu ba­tın­ca yar­dım­lar baş­ka ge­mi­ler­le sü­rer.
Ben­zer bir ola­yı İr­lan­da­lı­lar­la ya­şa­mı­şız. Lo­zan gö­rüş­me­le­ri sı­ra­sın­da, bü­tün Av­ru­pa­lı­lar sü­rek­li aley­hi­mi­ze oy kul­la­nır­ken, hep le­hi­mi­ze par­mak kal­dı­ran İr­lan­da tem­sil­ci­si­ne Yah­ya Ke­mal bu­nun ne­de­ni­ni so­rar. Ya­nıt şöy­le­dir:
“Biz bir yan­dan aç­lık ve kıt­lık­tan kı­rı­lıp, bir yan­dan sal­gın has­ta­lık­la bo­ğu­şur­ken (1845-1849) di­ğer Av­ru­pa­lı­lar­dan hiç­bir yar­dım ve des­tek gör­me­dik. Ama si­zin Os­man­lı de­de­le­ri­niz, yar­dım ola­rak hem pa­ra hem de ge­mi­ler do­lu­su er­zak gön­der­di­ler. O zor gün­ler­de bi­ze in­san­ca, dost­ça uza­nan eli as­la unu­ta­ma­yız. Siz her za­man des­tek­len­me­ye la­yık bir mil­let­si­niz!”
* * *
Aç­lık fe­la­ke­ti sı­ra­sın­da Sul­tan Ab­dül­me­cid, İr­lan­da hal­kı­na on bin ster­lin yar­dım­da bu­lun­mak is­ter; fa­kat ken­di top­rak­la­rın­da bu­lu­nan böl­ge­ye sa­de­ce iki bin ster­lin ver­me­yi ka­rar­laş­tı­ran İn­gil­te­re Kra­li­çe­si Vic­to­ri­a, Sul­tan’ın tek­li­fi­ne kar­şı çı­kar ve so­nuç­ta Os­man­lı ba­ğı­şı bin ster­li­ne iner. Ab­dül­me­cid bu­nun üze­ri­ne 1847 yı­lın­da İr­lan­da’ya ta­hıl yük­lü beş ge­mi gön­de­rir. İn­gi­liz­le­rin Dub­lin Li­ma­nı’na sok­ma­dık­la­rı ge­mi­ler, yük­le­ri­ni yet­miş mil uzak­lık­ta­ki Drog­he­da Li­ma­nı’na bo­şal­tır.
Ola­yın anı­sı­na Drog­he­da Be­le­di­ye­si’nce yap­tı­rı­lan şük­ran pla­ke­ti, 150 yıl ön­ce Türk ge­mi­ci­le­rin ağır­lan­dı­ğı es­ki be­le­di­ye sa­ra­yı­nın du­va­rı­na (şim­di­ki West­co­urt Ote­li) ça­kı­lır. Tö­ren­de ko­nu­şan İr­lan­da Bü­yü­kel­çi­miz Ta­ner Bay­tok, İr­lan­da asil­za­de­le­ri­nin pa­di­şaha gön­der­dik­le­ri ve ha­len Top­ka­pı Sa­ra­yı Mü­ze­si ar­şi­vin­de ko­ru­nan te­şek­kür mek­tu­bu­nu okur: “Aşa­ğı­da im­za­la­rı bu­lu­nan biz İr­lan­da asil­za­de­le­ri, be­ye­fen­di­le­ri ve sa­kin­le­ri, Ma­jes­te­le­ri ta­ra­fın­dan, acı çe­ken, ke­der­li İr­lan­da hal­kı­na gös­te­ri­len cö­mert ha­yır­se­ver­lik ve il­gi­ye en de­rin min­net­le­ri­mi­zi say­gıy­la tak­dim eder ve on­lar adı­na Ma­jes­te­le­ri ta­ra­fın­dan İr­lan­da hal­kı­nın ge­rek­si­nim­le­ri­ni kar­şı­la­mak ve acı­sı­nı din­dir­mek üze­re cö­mert­çe ya­pı­lan bin ster­lin­lik ba­ğış için te­şek­kür­le­ri­mi­zi arz ede­riz.” (Dış Po­li­ti­ka­da Bir ne­fes, Ta­ner Bay­tok, Rem­zi Ki­ta­be­vi)
* * *
Ken­di­si aç­ken bi­le, lok­ma­sı­nı da­ha aç olan­lar­la pay­la­şa­bil­miş “bar­bar ata­la­rı­mı­zı” say­gıy­la anı­yo­rum.
(Prof. Dr. Ül­gen Ze­ki Ok’un ka­le­min­den, ul­ge­nok@ul­ge­nok.net)

date
 

Birliğe çağrı


Ağustos 24th, 2008

Milliyet Ege 24.08.2008
 

Zor günler geçiren Türkiye’de bir taraftan laik-dindar kutuplaşması artarken, diğer taraftan ırksal ve sınıfsal farklılıklar kaşınmakta ve son kale ordu yıpratılmakta. Türkiye’yi zayıflatmayı amaçlayan ve kökenini yurt dışından alan bu etkinlikler 1980 öncesini andırıyor. O dönemde birbirlerine kurşun atanlar, bugün kol kola girebilmişlerse, bugün birbirine diş bileyen insanlar da bir gün bir araya geldiklerinde, geçmişte hangi hataları yaptıklarını konuşacaklardır. Demokratik çözüm yolunda insanların, kendini karşı tarafın yerine koyarak, sakince düşünebilmeleri gerek.

Sadece birkaç yüzyıl önce bir araya gelmiş, aşureden bile daha heterojen olan kendi farklılıklarına bakmaksızın; binlerce yıldır bir arada kaynaşmış olan bizlerin ufak tefek farklılıklarını kaşıyan, “demokrasi” lafını ağzından düşürmese de işine gelen feodal yapılara dokunmayan, sadece daha fazla para ve gücü amaçlayan, avını dev bir köpekbalığı gibi parçalara ayırıp yutmaya hazırlanan emperyalist güçlerin oyununa gelmemeliyiz.

Dağdaki çobanla benim oyum eşit mesela, niye?” sorusunu soran Atatürkçü mankenimizin, Atatürk’ün “Bizim düşüncemizde; çiftçi, çoban, amele, tüccar, sanatkar, asker, doktor, kısacası herhangi bir sosyal kurumda çalışan bir vatandaşın hak, yarar ve özgürlüğü eşittir” sözlerinden haberi yok, ne yazık ki.
 Bugünkü iktidar oy toplamak uğruna Tanrı ile kul arasına girerek toplumu bölmekten kaçınmalı; CHP ise körelmiş oklarından halkçılığın ucunu bileyerek, halkın tümünü kucaklayabilmenin yollarını aramalı. Bölücülük zehrinin panzehiri bütünleşmektir. Mevlana’nın 13. yüzyılda söylediği “Birleştirmek – Bunun için geldik biz / Bölmek – Böyle amaç gütmeyiz” dizelerini anımsamakta yarar var. “Hangi konuda farklıyız?” yerine “Hangi konularda aynıyız?” sorusunu sormalıyız birbirimize. İçinde bulunduğumuz kurumun, ilçenin, ilin, ülkenin gelişebilmesi, daha iyiye gidebilmesi, çocuklarımızın daha iyi bir gelecek yaşayabilmesi için yersiz tartışmalara ve kısır çekişmelere son vermeli ve çok çalışmalıyız; çünkü Atatürk’e göre biz “Kurtulmak, yaşamak için çalışmaya mecbur olan bir halkız…

Türk halkı her zamankinden daha çok gereksinim duyduğu birlik ve beraberliğe ancak ortak bir yolla varabilir. Bu yol “Bir ulus, sımsıkı birbirine bağlı olmayı bildikçe, yeryüzünde onu yıkacak hiçbir güç düşünülemez” diyen Atatürk’ün yolu; yani akıl ve bilimdir.

(Prof. Dr. Ülgen Zeki Ok’un kaleminden, ulgenok@ulgenok.net)

date
 

İşyerinde ve üniversitede yıldırma (mobbing) ve hukuk


Ağustos 10th, 2008

“İşyerinde baskı, taciz ve yıldırma (mobbing)” denen, sık rastlanmasına karşın adı konamadığından nadir duyulan tablo ile mücadele sürecini ve hukuki durumu irdelemeye çalışalım.
Yıldırma”ya maruz kalanlara mücadele etmeleri, uygulanan yıldırma yöntemlerine ilişkin belge ve kanıt toplamaları, birden çok kişiye uygulanıyorsa, bir araya gelmeleri öneriliyor. Türkiye’de “yıldırma” davaları açılmaya, hatta sonuçlanmaya başlamış. Süreç hukuki olarak tanımlanmadığından dava açılırken zorluklar yaşanabilirse de “işverenin işçinin ruhsal sağlığını korumakla yükümlü olduğu, çeşitli yöntemlerle sistematik olarak yıldırılmasının kişilik haklarına saldırı olduğu” savını kullananlar olmuş.
Örneğin bir meslek odasındaki bayan büro amiri yaptıklarının beğenilmemesi, yetkilerinin alınması, arkadaşlarıyla ilişkilerinin bozulması, asılsız suçlamalarla ceza verilmesi ardından psikolojik sorunlar yaşamış ve işten atılmış. Dava açtığında, cezalarının kaldırılmasına ve 1000 YTL tazminata karar verilmiş. Bankada bölüm başkanı olan bir bayansa çeşitli yıldırma yöntemlerinin ardından işten atılmış; açtığı işe iade davasını kazanmış. Siyasi iktidarın değişmesiyle, bir devlet ofisindeki daire başkanının istifası istenmiş, rütbesi düşürülmüş, gece nöbetleri verilmiş, kendisinde ve ailesinde psikolojik bozukluklar ortaya çıkınca yöneticiler hakkında maddi, manevi tazminat davası açmış.
Davaların en ilginci Eczacılık Fakültesindeki bir profesöre ait. Öğrencilerinin laboratuvarlardan kovulması, araştırmalarına ödenek sağlanmaması, çay ocağının yanında suntayla çevrili bir odaya sürülmesi, asistanlarına kadro verilmemesinin ardından, kendisini odadan kovan dekanına karşı açtığı manevi tazminat davasını kazanmış, karar Yargıtay’da onanmış.
Celal Bayar Üniversitesi Psikiyatri Anabilim Dalı’ndan Prof. Dr. Erol Özmen’e göre (Medimagazin, sayı:383) “yıldırma”nın en çok yaşandığı yerlerden biri üniversiteler. Rektörlerin yetkilerini kötüye kullanmaları ve denetimin yavaş çalışmasının etkisiyle; yöneticilerin uyguladığı “aşağılayıcı davranış, randevu vermeme, usulsüz keyfi soruşturma açıp ceza verme, kadroların keyfi dağıtımı, izinleri onaylamama veya geç onaylama, tecrit etme, personel ve teçhizattan yoksun bırakma” gibi yöntemlerle yıldırılan öğretim üyesi, sıklıkla hakkını arayamamakta; mahkemelerin sonuçlanması uzun sürmekte; YÖK, yapılan başvuruların çokluğu karşısında çaresiz kalmakta.
Sevgili Erol’a katılıyorum. Bu sorunların kökeninde sıklıkla rektörlük seçimleri yatıyor. Çözümse seçim yerine; bilimsel ve idari yönlerden yetkinleşmiş bilim insanlarından oluşan, siyasetten arındırılmış bir kurul tarafından atama yapılması.
(Prof. Dr. Ülgen Zeki Ok’un kaleminden, ulgenok@ulgenok.net)

 

 

date
 

İşyerinde baskı, taciz ve yıldırma (Mobbing)


Ağustos 3rd, 2008

Milliyet Ege 03.08.2008 

İşyerinde yıldırma” veya kısaca “yıldırma” olarak adlandırabileceğimiz  “mobbing” Prof. Dr. Acar Baltaş’a göre “işyerinde belirli kişileri hedef alan sistematik bir dizi duygusal saldırı ve yıpratma hareketi”. Önce Avrupa, ardından ABD’de ele alınan, ancak sıklıkla göz ardı edilen bu önemli sorunu Baltaş’tan özetliyorum. 

Açıkça veya dolaylı olarak, söz ve yazılarla tehdit, suçlama, ima, asılsız dedikodu, küçük düşürme, taciz gibi yollarla kişinin saygınlığına, mesleki yeterliliğine saldırılır; çalışma arkadaşlarıyla iletişimi engellenir, ayrı bir çalışma alanına yerleştirilir, görevleri kısıtlanır. Tepki verdiğinde “zor insan” suçlamasıyla karşılaşan kişide psikolojik rahatsızlıklar ve psikosomatik hastalıklar ortaya çıkabilir. Sonuçta kişi sistematik olarak işten ayrılmaya zorlanır ve bu “kendi seçimi” olarak gösterilir. 

“Yıldırmaya başvuran kişiler” çoğunlukla, kendi eksikliklerini, korku ve güvensizliklerini, başkalarını küçük düşürerek telafi etmeye çalışan, farklılıklara karşı hoşgörüsüz, ikiyüzlü, kendini üstün gören ya da göstermek isteyen, aşırı denetleyici ve kıskançtırlar. Hedef aldıkları kişinin zor durumlarıyla eğlenerek, kendi yetersizlik duygularını yenmeye çalışırlar. 

*     *      *
“Yıldırmaya hedef olan kişiler”se genelde üstün mesleki özelliklere sahip, yetkinlik düzeyleri yüksek, yaratıcı, dürüst, başarı yönelimli, kendilerini işlerine adamış, insanlara güven duyan, iyi niyetli, politik davranmayı bilmeyen, kurumlarına çok bağlı, işleriyle özdeşleşmiş, işlerini kaybettiğinde derinden etkilenen kişilerdir. Genellikle “yönetim zaafı olan” kurumlarda uygulanan “yıldırma” girişimleri sonucunda güven kaybı, moralsizlik ve devamsızlık ortaya çıkarken, dikkatler işten entrikalara kayar, ekip çalışması imkansızlaşır, sonuçta verim düşüklüğüne bağlı maliyet ağırdır. Baltaş’ın görüşlerinin tümüne katılıyorum. Yönetimin başındakilerin veya onları yönlendirenlerin “yıldırma”yı silah olarak kullandığı durumlarda kurumun çökmesi kaçınılmaz. Altında çalışanları pisliğe bulaştırdıktan sonra buruşturup çöpe atılabilecek tuvalet kağıdı gözüyle görenlerle çalışanların yanlış işlerden kaçınmaları, güçlüklerle karşılaşırlarsa arkalarında kimseyi bulamayacaklarını bilmeleri gerek. 

Çocukluğumda Ayvalık Stadı’nda izlediğim deve güreşini anımsadım. “Kara Bela” adlı deve rakiplerinin üzerine öyle bir koşturuyordu ki, korkan develer hiç direnmeden kaçıyorlardı. Ancak bir deve kaçmadı, yerinde durup rakibini izledi. Bunu gören “Kara Bela”nın tozu dumana katarak kaçışını unutamam; çünkü ağları sökülmüş kale direklerinin arasından geçerken tüm stat ayakta “Goool” diye haykırıyordu. 

Devam edecek. 

(Prof. Dr. Ülgen Zeki Ok’un kaleminden, ulgenok@ulgenok.net)

date