Archive for Nisan, 2008

Köy enstitülerinden CHP’ye


Nisan 27th, 2008

Milliyet Ege 27.04.2008

Geçtiğimiz hafta kuruluş yıldönümünü kutladığımız köy enstitülerinin kapanış süreci konusunda edindiğim bilgiler Türkiye’nin bugün içinde bulunduğu duruma nasıl geldiğini daha iyi anlamama yol açtı. Köy enstitülerinin kapanış süreci, halk dalkavukluğu uğruna Atatürk’ün ilke ve devrimlerinden uzaklaşma, Güneydoğuda kalıcı bir çözümden vazgeçilişi ve içinde bulunduğu çağın çok önündeki bir eğitim anlayışının katledilişi ile; kısaca karşı devrimin başlangıcıyla örtüşüyor.Köy enstitülerinin bana düşündürdüğü, pek dile getirilmeyen önemli bir nokta da olanak sağlandığında ve doğru yönlendirildiğinde Türk insanının ne denli çalışkan ve zeki olabileceğini; bilgi ve yeteneğini kısa sürede nasıl katlayabileceğini göstermesi. Eğitim sorununun çözümünü “Köylünün en kısa zamanda okur yazar olması, tüm köylerin okula ve öğretmene kavuşturulması, buna özgü öğretmen yetiştirilmesi gerek” diye özetleyen ve askerde yetişmiş onbaşıları kastederek “Onları köyden alıp, köyde öğretmenlik için gerekli bilgilerle donatalım ve kısa bir süre sonra da köye öğretmen olarak yollayalım. Ardından yeni girişimler gelir” sözleriyle köy enstitülerinin ilk adımını atan Atatürk, “çalışkan ve zeki” olarak nitelediği Türk insanına güvenmiş ve her zaman olduğu gibi haklı çıkmıştır. Hayatlarında köy görmemiş üniversite mezunu şehir çocuklarının köylerdeki “mecburi hizmet”lerinin neden verimli sonuçlar doğurmadığını da düşündürmüştür bu sözler.Çağdaş bir yaşamı hedefleyen Hasan Ali Yücel ile İsmail Hakkı Tonguç’un bir arada yakaladıkları başarı, toplumun farklı kesimden gelen insanların ortak bir idealde bir araya gelmeleri gerektiğini, ülke çıkarına olan adımların ancak böyle atılabileceğini göstermiştir. Bugün bunu sağlayabilecek tek çimento Atatürk ilke ve devrimleri…

CHP de artık kendine çekidüzen verip, halkla yeniden kucaklaşabilmeli. Kerhen değil, gönülden desteklenmek istiyorsa Atatürk’ün ilke ve devrimlerine daha sıkı sarılmalı, eğitime öncelik vermeli. Köy enstitülerinin yerini alabilecek, günümüz koşullarına uygun ve uygulanabilir eğitim projeleri üretilebilecek insanlarla işbirliği yapmalı ve halkı değişim yaratabileceğine inandırmalı.

(Prof. Dr. Ülgen Zeki Ok’un kaleminden, ulgenok@ulgenok.net)

 

date
 

Türkiye nasıl düzelir?


Nisan 20th, 2008

Milliyet Ege 20.04.2008
 

Türkiye’nin düzelebilmesi için üç büyük sorun konusunda önemli ilerlemeler sağlanmalı kanımca. Bu sorunlarsa eğitim, eğitim ve yine eğitim. Bunun sağlanabilmesi için de öncelikle Hasan Ali Yücel gibi iyi eğitimli, dürüst, çalışkan, özverili, idealist ve tüm halkın özellikle de kırsal kesimde yaşayanların çıkarlarını gözeten birinci sınıf insanların göreve gelmesi gerekiyor.

Aliağa Atatürkçü Düşünce Derneği’nin konuğu olarak Köy Enstitülerinin Açılış Yıldönümü olan 17 Nisan’da yaptığım “Atatürk ve eğitim” konulu sunuda yer alan Atatürk’ün eğitimle ilgili görüşlerinden birkaçı şöyle:

“Yeryüzünde üç yüz milyonu geçen Müslüman vardır. Bunlar ana, baba, hoca eğitimiyle, terbiye ve ahlâk almaktadırlar. Fakat acıyarak söylüyorum, gerçek olay şudur ki, bütün bu milyonlarca insan kütleleri şunun veya bunun esaret ve horgörü zincirleri altındadır. Aldıkları manevi eğitim ve ahlak, onlara bu esaret zincirlerini kırabilecek insanlık niteliklerini verememiştir, veremiyor.”
 “Eğitim ve öğretimde birlik olmadıkça aynı düşüncede, aynı zihniyette bireylerden oluşmuş bir millet yapmaya olanak aramak boş şeylerle uğraşmak olmaz mıydı?” 
  “Aydınları halk seviyesine indirmekten çok, halkı eğiterek bilgili kılmak, bütün halkı eğitimde aydın olarak yetiştirmek gerekir.”
 

Ve bir öykü: Bir pazar günü üç afacan çocuğu olan ailenin reisi, kafasını dinlemek ister; gazetelerini alır, köşesine çekilir. Ancak, çocuklar güzel havanın da etkisiyle, “Babacığım lütfen dışarı çıkalım, uçurtma uçuralım, top oynayalım” diye babalarını rahat bırakmazlar. “Hiç olmazsa” der genç baba, “Bir-iki saat sussalar da şu pazar keyfimi yapsam”. O anda yerde durmakta olan gazetelerden biri gözüne çarpar. Tam sayfa bir Türkiye haritası. Haritayı alır, küçük küçük parçalara ayırır ve yandaki odaya, halının üstüne dağıtır. “Evet çocuklar, size yap-boz gibi bir oyun. Bu parçaları birleştirip, Türkiye haritasını yeniden tamamlayın, hemen dışarı çıkarız” der. Nasılsa, bu iş birkaç saat sürer diye koltuğuna oturan baba, 10-15 dakika sonra çocukları karşısında görünce şaşırır. Üstelik harita da tamamlanmıştır. Sorar baba; “Çocuklar Türkiye’yi nasıl düzelttiniz?” diye. Çocuklar hep bir ağızdan cevaplarlar; “Babacığım, biz Türkiye ile ilgilenmedik, haritanın arkasında bir insan resmi vardı, bu insanı düzelttik, Türkiye düzeldi.
 (Prof. Dr. Ülgen Zeki Ok’un kaleminden, ulgenok@ulgenok.net)

date
 

Hasan Âli Yücel’den günümüze


Nisan 13th, 2008

13.04.2008

1897’de doğan Hasan Âli Yücel dinsel geleneklerin etkin olduğu bir çevrede yetişip, felsefe eğitimi almış; yazarlık, öğretmenlik, müfettişlik, Atatürk’e danışmanlık, Gazi Eğitim Enstitüsü Müdürlüğü, Orta Öğretim Genel Müdürlüğünün ardından 1935’te İzmir milletvekili,1938’de Eğitim Bakanı olmuştur.
En önemli projesi olan köy enstitülerinin dışında, dünya edebiyat klasiklerinin çevirisi; çeşitli konservatuvar, fakülte ve İstanbul Teknik Üniversitesinin kuruluşu onun zamanında gerçekleşmiştir. Özellikle doğuda ilköğretimin güçlendirilmesi, dilin Türkçeleştirilmesi, ortak bilim dili oluşturulması, eğitime fazla kaynak ayrılması ve sabit bir eğitim politikası için savaşmış, okullarda dini eğitime karşı çıkmıştır. 1942’de yaptığı bir radyo konuşması, yazdığı “Tütün ve Gençlik” başlıklı makale ve bakanlığının “Tütün ve Zararlarıadlı kitabı ile gençlerin sigaraya alışmasını önlemeye çalışmıştır. Bakanken “farklı değerlendirmeleri önlemek” için Amerika bursu vermediği oğlu Can Yücel, çocukken babasına duyduğu hasreti şu dizelerle dile getirmiştir:

Sevinçten uçardım hasta oldum mu,
40’ı geçerse ateş, çağ’rırlar İstanbul’a,
Bi helallaşmak ister elbet, diğ’mi, oğluyla!
Tifoyken başardım bu aşk oy’nunu,
Ohh dedim, göğsüne gömdüm burnumu.
Oy kaybetme korkusuyla köy enstitülerinde geri adımlar planlanınca 1946’da bakanlıktan, 1950’de kendini desteklemeyen CHP’den istifa etmiş, aynı yıl köy enstitüleri kapatılmıştır. Mevlana, Goethe, Tevfik Fikret ve Atatürk hayranı olan Yücel hem milliyetçi, hem hümanist; hem dindar, hem laik olunabileceğini kanıtlamış; ancak kimseye yaranamamıştır. Dinciler tarafından “dinsizlik”le, milliyetçiler tarafından “komünistlik”le, solcu devrimciler tarafından “faşistlik”le suçlanmıştır. Bunları yanıtladığı şiirden bir bölüm:
Kendim de bilmiyordum, komünistmişim meğer;
Sizi bilmem ben amma, buna şeytanlar güler.
Hangi sözün sonuna “ist” gelmişse o bendim;
Tanıyamaz olmuştum artık kendimi kendim.
Madem sonunda “ist” var, nasıl komünist olmam?
Yüzde yüzdü bir yandan bunlarca faşist olmam!
Bu şaşkınlar yüzünden olmuştum ben sosyalist;
Hem komünist, hem faşist hem de anti-nasyonalist.
Düşünmediler, bunlar birbirine uymuyor.
Vicdan sağırlaşınca akıl Hakkı duymuyor.
Bir gün Mevlûd okutup, bir gün yaptılar dinsiz;
Ne diyeyim, inandı buna pek çok beyinsiz.
Günümüzde yaşanan bazı olaylar bana Hasan Ali Yücel’i anımsattı nedense.
(Prof. Dr. Ülgen Zeki Ok’un kaleminden, ulgenok@ulgenok.net)

date
 

İkinci sınıf insanlar üçüncü sınıf insanları yanlarına alırlar


Nisan 6th, 2008

 06.03.2008

Birinci sınıf bir dostumdan aldığım e-postadaki “Andre Weil Kuralı”nın ikinci ve son tümcesiydi bu. İlki ise “Birinci sınıf insanlar birinci sınıf insanları yanlarına alırlar” şeklindeydi. Biraz düşündüğümde Türkiye’de yaşanan birçok sorunun temelinde Andre Weil kuralı sonucu gerçekleşen negatif seçimin (seleksiyon) yattığını fark ettim.

Yanlarında dürüst, idealist ve çalışkan birinci sınıf insanların bulunmasından mutluluk duyan birinci sınıf insanlar, yetki aldıklarında, oluşturdukları sinerji ile çok güzel tablolar yaratabilirler. Ancak bir süre sonra etik olmayan yolları da kullanarak yerlerine geçen, ancak çöpten adam çizmeyi bile beceremeyen ikinci sınıf insanlar, ilk iş olarak liyakatli birinci sınıf insanları bir tarafa itip, bir arada bulunduklarında kendilerini eksik hissetmeyecekleri, sadık, işbirlikçi üçüncü sınıf insanları toplarlar etraflarına; minnet borçlarını da ödemiş olurlar böylece. Devraldıkları güzelim tabloyu karalamaya çalışırken, başarısızlıklarına kılıf ararlar boş yere. Birinci sınıf insan yoğunluğunun çok yüksek olduğu birimlerde yanlarına almak zorunda kaldıkları birinci sınıf insanları ise hiçbir zaman fazla yaklaştırmazlar yanlarına.

İkinci sınıf insanlar, birinci sınıf insanları bertaraf edip, üçüncü sınıf insanları yanlarına alabilmek için hukuku da hiçe sayarlar; ta ki bir gün duvara toslayana kadar. Diyelim kurumun alt basamaklarında bir görev için üç koşul gerekli; yan yollara saparak bu üç koşuldan hiçbirini taşımayan bir kişiyi seçerken, üç koşulun üstüne beş koşula daha sahip olan birini “yetersiz” bulmaları için emir erlerini görevlendirirler; araştırırsanız kendilerinin bu koşullardan birini bile karşılayamadığını görebilirsiniz. Bilmediklerini bilmeyen bu insanlar uzmanlaşmış kişileri sevmezler; örneğin mühendislik bilgi ve deneyimini gerektiren bir işte bir kabzımal veya şoförü görevlendirebilirler. Bilinç altındaki yetersizlik duyguları nedeniyle tumturaklı ve boş konuşmayı seven bu insanların yanlarındaki yönetmeyi bilmeyen üçüncü sınıf insanlarsa iki kelimeyi bir araya getiremezler genelde.

Atatürk’ü, yanına aldığı birinci sınıf insanları düşündüm… 70 yıl sonra bile karalanamayan, 1923-1938 arasındaki 15 yılda yaratılmış benzersiz tabloyu… 1946’da Hasan Ali Yücel’in istifasını… Sonrasını… Ve şu soruyu sordum kendime… Atatürk yaşasaydı, bugünkü siyasetçilerden hangilerini alırdı yanına?

(Prof. Dr. Ülgen Zeki Ok’un kaleminden, ulgenok@ulgenok.net) 

 

date