Mart 7th, 2010
Hürriyet Ege 07.03.2010
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/14031540.asp?yazarid=201&gid=142
İZMİR’de önemli bir panel gerçekleşti geçen hafta… Elif Demirci’nin Hürriyet’teki haberine göre Demokrat Parti Genel Başkanı Hüsamettin Cindoruk ile Prof. Dr. Süheyl Batum, Hilton Oteli’nde “Nasıl ve Neden Yeni Bir Anayasa” konulu panelde konuştu. Bir partilinin “DP’nin genç genel başkana ihtiyacı var. Partimize ne zaman katılacaksınız?” sorusunu Batum “… Ben sağ bir partide değil demokratik, laik, sosyal cumhuriyeti savunan bir parti olduğu taktirde bu partinin içinde yer alabileceğimi söylüyorum. Yakın tarihte beraber olacağız” diye yanıtladı. Sayın Cindoruk ise Prof. Batum’un babası Sadık Batum için “Ben AP il başkanı iken, o benim senatörümdü. Büyük emekleri geçti. Biz baştan beri DP’nin bir merkez partisi olduğunu savunuyoruz” dedi.
Geçtiğimiz ay “Türkiye’nin sorunları nasıl çözülür?” başlığı altında şöyle yazmıştım:
“Bakarsınız Sayın Cindoruk koltuğunu Atatürkçü, kültürlü, genç, dinamik, önceden politikaya bulaşmamış birine (Böyle birini tanıyorum) devreder ve bunu başarılar izler.”
Hemen söyleyeyim; bu kişi Prof. Dr. Süheyl Batum’du. Ardından düzelteyim; “tanıyorum” yerine “biliyorum” yazsaydım, daha doğru olurdu; çünkü Sayın Batum’la belki Üniversitelerarası Kurul’da birkaç kez bir araya gelmişizdir, ama tanışma fırsatımız olmadı.
Biraz daha müneccimlik yapayım. Prof. Dr. Süheyl Batum’un genel başkanlığında, siyasi yelpazenin merkezindeki bir Demokrat Parti’nin kökleşmiş DP-AP-DYP ve ANAP oylarının yanında AKP’den, MHP’den (ödünç oylar) ve CHP’den alacağı oylarla yüzde 10’luk barajı rahatlıkla aşabileceğini düşünüyorum. Türkiye’nin siyasal tarihinde kurulduktan kısa süre sonra iktidar olan veya iktidarken hızla eriyen birçok parti olduğunu anımsamakta da yarar var.
Süreç gerçekleştiği taktirde, oluşacak rekabetten CHP’nin de olumlu yönde etkileneceğini düşünüyorum.
(Prof. Dr. Ülgen Zeki Ok’un kaleminden, okulgen@superonline.com)
Yazının Kategorisi Atatürk, Hürriyet | Yorumlar kapalı
Şubat 21st, 2010
Hürriyet Ege 21.02.2009
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/13857693.asp?yazarid=201&gid=142
SEVGİLİ Deniz Sipahi bir yazısında özetle, Türkiye’de rektörlük seçimlerinin anlamını yitirdiğini, atamalar sonrasında koltuğa oturanların görev yapamaz hale geldiğini; sistemin gruplaşmalara, kulislere, istifalara ve boykotlara yol açtığını ve üniversitelere zarar verdiğini yazmış. Sipahi’nin bu görüşlerine tamamen, önerdiği üniversitelerin “mütevelli heyetleri” tarafından idare edilmesi şeklindeki çözüm yolunaysa kısmen katılıyorum. Mütevelli heyetleri İzmir, İstanbul, Ankara gibi büyük şehirlerdeki üniversitelerde başarılı olabilirse de küçük şehirlerde siyaset ve ticaretin üniversitelere daha çok nüfuz etmesine yol açabilir, kanımca…
GİZLİ ELEKTRONİK SEÇİM
Önereceğim modelde YÖK üyelerinin seçimi önem taşıyor. YÖK üye sayısının en az beş katı kadar YÖK üye adayı, istekliler de göz önüne alınarak; Cumhurbaşkanı, Rektörler Komitesi ve Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA) tarafından, dünyadaki ve Türkiye’deki yönetimsel ve bilimsel çalışmaları göz önüne alınarak belirlenecek ve adayların özgeçmişleri internet aracılığı ile duyurulacak. Türkiye’deki tüm öğretim üyelerinin katılımıyla yapılacak gizli bir elektronik seçimle belirlenecek YÖK üyeleri, daha sonra kendi aralarından YÖK başkanını ve vekillerini seçecekler. Rektör adayları özgeçmişlerini, plan ve projelerini içeren bir dosya ile YÖK’e başvuracaklar; YÖK Genel Kurulu’nun yapacağı değerlendirme ve mülakat sonrasında YÖK’ün önereceği üç adaydan biri Cumhurbaşkanı tarafından atanacak.
SIKINTILAR DA BİTER
Böylece üniversitelerde seçimlerin yol açtığı çekişmeler ve kan davaları sona erebilir, rektör seçicilerini seçen öğretim üyeleri, demokratik haklarını kullanmış olurlar ve Cumhurbaşkanlığı makamı gereksiz yere yıpranmaz. Belki de en önemlisi tek bir uluslararası yayını veya yönetimsel başarısı olmaksızın, bir takım sahtekarlıklarla atanmayı başaran, saltanat kurmaya çalışan ve üniversitesini geriye götüren rektörlerin önü kesilmiş olur.
Modelin ileride bile gerçekleşmesinin kolay olmadığının farkında olsam da düşüncelerimi paylaşmak istedim.
(Prof. Dr. Ülgen Zeki Ok’un kaleminden, okulgen@superonline.com)
Yazının Kategorisi Hürriyet | Yorumlar kapalı
Şubat 14th, 2010
Hürriyet Ege 14.02.2010
MHP Genel Başkanvekili Vural’ın, “Ben teşhisimi koydum, Dunning-Kruger Sendromu. Nobel ödülü kazanmış bir tespittir” sözlerindeki bir yanlışı düzeltelim öncelikle. Kazanılan ödül “Nobel” değil, “Ig Nobel”dir; açılımı “Ignoble (cibiliyetsiz, rezil) Nobel” olan bu ödül her yıl Ekim ayında on ayrı dalda “önce güldüren, sonra düşündüren” projelere verilir. Annals of Improbable Research (AIR) adlı bilimsel mizah dergisi tarafından organize edilen ödülleri 2009 yılında kazanan projelerin bazıları:
Halk Sağlığı alanında: “Hızla iki adet gaz maskesine dönüşen sutyen…”
Veterinerlik alanında: “İsim konan inekler diğerlerine oranla daha çok süt veriyor…”
Barış alanında: “Bir kafaya vurarak boş bir bira şişesini mi, yoksa dolu bir bira şişesini mi parçalamak daha iyidir?”
Kimya alanında: “Tekiladan elmas yaratma…”
Edebiyat alanında: “İrlanda Polisine; ‘Prowa Jazdy’ (Polonya dilinde ‘Ehliyet’ anlamına geliyor) adına kestikleri 50’den fazla trafik cezası nedeniyle”
Daha önce yazdığım “Kifayetsiz muhterisler” başlıklı yazıdan bir hatırlatma yapmak istiyorum:
David Dunning ve Justin Kruger adlı iki psikolog 45 öğrenciye bir test uygulayıp, ardından ne kadar başarılı olduklarını tahmin etmelerini isterler. En başarısızların (doğru oranı yüzde 10 ve altı) testin yüzde 60’ına doğru cevap verdiklerine, iyi günlerinde olsalar yüzde 70’e ulaşabileceklerine inandıkları; en iyilerinse (doğru oranı yüzde 90 ve üzeri) soruların yüzde 70’ine doğru cevap verdiklerini düşündükleri ortaya çıkar.
* * *
“Cehaletin, sanılanın aksine, bireyin kendine olan güvenini arttırdığı”nı kanıtlayan ve bunu Dunning-Kruger Etkisi olarak adlandıran ikiliye göre bizim “cahil cesareti” olarak adlandırdığımız durum “kendi kendini değerlendirme yeteneksizliğine” bağlı. “Kifayetsiz muhteris” olarak nitelenen bu kişiler “yetersizlik+haddini bilmeme” kokteylinin yol açtığı itici güçle haddi olmayan görevlere talip olmaktan en küçük bir rahatsızlık duymayıp, bunu bir “hak” olarak görürlerken, bilgili ve yetenekli insanlar “fazla alçakgönüllü” davranıp yüksek görevlere talip olmuyorlar.
Kıymetlerinin anlaşılmasını beklerlerken “ihtiras eksikliği” ile suçlanıp, zamanla kırılarak daha da geriye çekiliyorlar. “Peter Prensibi” ne göre “Her çalışan, iş ortamında yetersiz olduğu noktaya kadar yükseliyor” ve sonuçta hızlı yükselen “kifayetsiz muhterisler” nedeniyle yüksek makamlar yetersiz insanlar tarafından işgal ediliyor.
* * *
Sonuçta ortaya “ilgililerin bilgisiz, bilgililerin ilgisiz” olduğu bir toplum çıkıyor. İnanmıyor musunuz? Çevrenize veya televizyondaki haberlere bir bakın öyleyse…
(Prof. Dr. Ülgen Zeki Ok’un kaleminden, okulgen@superonline.com)
Yazının Kategorisi Hürriyet | Yorumlar kapalı
Ocak 31st, 2010
Hürriyet Ege 31.01.2010
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/13639982.asp?yazarid=201&gid=142
BİR tabloya bakarken görülenler tabloya nasıl bakıldığına bağlı… Büyük bir tabloya çok yakından bakanlar tablonun ancak çok küçük bir bölümünü net olarak görebilirler. Gördüklerini tarif etmeye çalışırken, Mevlana’nın öyküsündeki, karanlık ahırda elleriyle yokladıkları fili tarif etmeye çalışan insanlara benzerler; hortumunu tutan boruya, kulağını elleyen yelpazeye, ayağını ele geçirense direğe benzediğini söyler, koskoca filin.
Tabloya bakanda görme kusuru olması sorun yaratır. Yakını göremeyenler yakından, uzağı göremeyenlerse uzaktan baktıklarında tam seçemezler tabloyu ve uygun bir gözlüğe gereksinim duyarlar. Görmek istediğinden başkasını göremeyen önyargılılarda ise, gözlük de işe yaramaz.
*
Tabloya hangi açıdan bakıldığı da önem taşır. Çok sağdan veya çok soldan bakanlar tablonun ancak bir bölümünü ayırt edebilirken, karşıdan bakabilenler daha şanslıdır. Bir de geçmişte soldan bakarak betimledikleri tabloyu, bugün sağdan bakarak tasvir edenler vardır ki, baktıkları tablo, başka bir tablodur sanırsınız.
Az sayıda insan, tablo oluşturulurken yakından izleme şansına sahiptir, büyük çoğunluksa ancak tamamen ortaya çıktıktan sonra görebilirler tabloyu… Şekillendirilmesi uzun zaman alan bir tabloyu incelerken sadece bu tablonun oluşumundaki tarihsel sürecin değil, benzer tabloların gelişmesindeki tarihsel süreçlerin de iyi bilinmesinde de yarar var.
*
Türkiye’nin bugünkü durumunu değerlendirirken, farklı açılardan bakıp, oluşan görüntüleri üst üste oturttuktan sonra, görebildiğim tabloda Atatürk ilke ve devrimlerine; “laik demokratik sosyal hukuk devleti” gibi kavramlara; özgürlüğe, hoşgörüye, dayanışmaya, dürüstlüğe, diyaloğa, empatiye, işbirliğine, adalete, eşitliğe, akıl ve bilimin yol göstericiliğine her zamankinden daha çok gereksinim olduğu göze çarpıyor. Baktığım tablonun hemen üstünde Cenap Şahabettin’in şu sözleri asılı:
“Hayat merdivenlerini çıkarken, insanlara iyi davranalım. Çünkü inerken yine aynı insanlara rastlayacağız.”
(Prof. Dr. Ülgen Zeki Ok’un kaleminden, okulgen@superonline.com)
Yazının Kategorisi Atatürk, Hürriyet | Yorumlar kapalı
Ocak 28th, 2010
Hürriyet Ege 23.01.2010
http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=13560758&yazarid=201&tarih=2010-01-23
Seçildikten sonra ilk kez birlikte olma fırsatı bulduğum, Türkiye’nin ilk Cittaslow’u Seferihisar’ın Belediye Başkanı Tunç Soyer projeyi şöyle açıklıyor:
“Cittaslow” yani “Yavaş Şehir” İtalya’da bir Amerikan “fast food” lokantasına tepki olarak başlayan “slow food” hareketinin bir devamı… Şehirlerin yerel kimlik ve özelliklerini koruyarak dünya sahnesinde yer almasını amaçlarken; tarihi dokunun korunmasını, eski binaların restore edilmesini, ulaşımda modern araçların yanında bisiklet ve fayton kullanımını, yerel ve sağlıklı yemeklerin tüketimini, ev pansiyonculuğunu, eski geleneklerin korunmasını destekliyor.
Proje konusunda bir kitapçık da hazırlayan Soyer ve ekibi bugüne dek neler mi yapmış?
Eski Belediye binasının her odası, bir köye tahsis edilmiş, burada muhtarların verdiği isimler aracısız, bedelsiz ürünlerini satmaya başlamışlar. Her salı açık pazar kurulmuş, üretimi durmuş ürünler yeniden kazanılmış. Pazarları Sığacık’ta sokak tiyatrosu ve çalgıcılarıyla renklenecek benzer bir proje gündemde. 75 yaşın üstündekilerle toplantı yapılmış, yöresel eski yemek ve gelenekler belirlenmiş. Ege Üniversitesi’yle güneş enerjisi, peyzaj mimarisi gibi birçok alanda proje üretimine yönelik protokol yapılmış, Ziraat Fakültesi’yle geniş işbirliği planlanıyormuş; üniversitenin çevre topluluklarının çalışmaları şimdiden hayli ilerlemiş.
Tüm Seferihisarlıların büyük coşkuyla desteklediği bu mükemmel yerel kalkınma modelinin bir özelliği de partiler üstü olması. Bunda Soyer’in parti gözetmeksizin tüm halkla iyi ilişkiler kurmasının rolü büyük.
Tunç Soyer gibi donanımlı, çalışkan, halkıyla bütünleşen, uygulanabilir ve yararlı projeler üretebilen insanların politikaya atılmaları ve desteklenmeleri sadece o yöreye değil, Türkiye’ye çok şey kazandıracaktır. Seferihisar’ın başarılı başkanını kutluyor, bir taraftan da bu projeye nasıl katkıda bulunabileceğimi düşünüyorum.
(Prof. Dr. Ülgen Zeki Ok’un kaleminden, okulgen@superonline.com)
Yazının Kategorisi Hürriyet | Yorumlar kapalı